|
TÜRKİYELİLEŞMEK“
VE „TÜRKİYELİLEŞTİREMEDİKLER“DEN OLMAK !
„Türkiyelileşmek“, „kardeşleşmek“, „halkların birliğini örmek“,
„Kemalist devrimin ilk yıllarında ahalinin kıyafetiyle, özgün kimliğiyle
temsil edildiği ’Milli Meclis’ dönemine yeniden dönmek“, „öncelikle
Türkiye’yi ve Ortadoğu’yu demokratikleştirmek“ „Türkiye’nin uniter
birliğini savunmak“, „demokrasi mücadelesinin motoru olmak“,
„’ayrılıkçılığı reddetmek’, demokratik birliği savunmak“ v.b. söylem ve
kavramlar, son birkaç yıldır politik piyasada bolca kullanılıyor. Bu
kavram ve söylemler, Kürd ulusal demokratik hareketinin temel stratejik
kavramlarının yerine bilincimize adeta işlenmeye çalışılıyor. Seçim
ittifaklarının güncelleştiği son aylarda bunlar daha bolca siyaset
dilinde kullanılmaya başlandı.
Bu kavramlarla kim kimlere ne tür mesajlar veriyor? Bu kavramlar ne
anlama geliyor? Bunlarla ne tür bir politik bilinç oluşturulmak
isteniyor? Doğrusu, bu konu uzun bir süredir zihnimizi oldukça
kurcalıyor. Bunlar öyle raslantı sonucu ortaya çıkmadı. Öyle çok
masumane, halkların kardeşliğine aşırı bağlılıktan da kaynaklandığı
kanısında değiliz. Kavramlarla siyasal ve sosyal süreçler arasında sıkı
sıkıya bir ilişkinin olduğu gerçeğini düşündüğümüzde, bu „yeni“
kavramlarla Kürdistan ulusal demokratik hareketinin stratejik siyasal
hedeflerinde geriye düşürülmek istendiği ve yeni bir „limana“ çekilmeye
çalışıldığı görülüyor. Böyle bir bilinçli çaba söz konusu. Olayın bu
yanı bizi kaygılandırıyor.
Kimler bu olayın ne kadar farkındadır, ne kadar farkında olmadan bazı
değirmenlere su taşıyor, tam olarak saptamak güçtür. Çünkü kullanılan
kavramlar ve söylemler de öyle hemen karşı çıkılabilecek türden değil.
„Kardeşleşelim“ , „bizim hareketimiz demokrasi mücadelesinin
motorudur“veya „Türkiye’yi ve Ortadoğu’yu demokratikleştirelim“ hangi
demokrat insan böylesi söylemlere karşı çıkabilir. Elbette hiç kimse.
Biz de, ne kardeşliğe, ne de demokratikleşmeye karşı değiliz. Ama konuyu
birkaç soruyla deştiğimizde, olayın farklı bazı siyasal ve düşünsel
nedenlerden kaynaklandığını görürüz. Bir siyasal konsept farklılığı var
ortada. Ve bu, Kürd yurtsever hareketine çok hilekarca, güzel renkli
jelatin kağıtlarına sarılı olarak dayatılıyor. Adım adım bilincimize
yerleştirilmeye çalışılıyor.
Örneğin, önemli bir sorudur: Kürd halkının ulusal demokratik mücadele
potansiyelini nasıl işlemeliyiz ? Kürd dinamizmini öncelikle hangi
hedeflere yöneltmeliyiz? Türkiye’nin ve Ortadoğu’nun genel
demokratikleşme mücadelesine mi, yoksa örneğin Kürd halkının ulusal
kimliğini ve temel ulusal demokratik haklarını elde etmesi için mi
seferber etmeliyiz? Bu soruya vereceğimiz yanıt, şöyle bir sorunsalı da
kendisiyle birlikte gündeme getirir: Kürd halkının kendi geleceğini
özgürce belirleme hakkı çerçevesinde ulusal kimlik ve temel haklar
sorununun çözümü mü Türkiye’de demokrasinin önünü açar, yoksa bu sorunu
ikincil plana iterek genel demokrasi mücadelesi mi Kürd halkına özgürlük
sağlar? Bu soruya vereceğiniz yanıt, mücadele araçlarınızı,
yöntemlerinizi, sosyal ve siyasal güçlerle ittifaklar anlayışınızı,
özetle mücadele yol haritanızı belirler.
HADEP çevresinde yoğunlaşan Kürd ulusal gücünü, öncelikle SHP’yle mi,
EMEP’le mi, yoksa geniş Kürd yurtsever güçleriyle ittifaka mı
yönelteceğiniz bu konudaki anlayışınıza ve önünüze koyduğunuz veya
önünüze konulmuş yol haritasına bağlıdır. Biz bu tartışmayla Türkiye’de
demokrasi mücadelesiyle Kürd halkının özgürlük mücadelesini karşı
karşıya getirmek istemiyoruz. Niyetimiz bu değil. Bu iki olgu arasındaki
kopmaz bağın, ilişkinin bilincindeyiz. Ancak bizim sorumuz çok açık ve
bunu, Özgürlük Savaşçısı Nelson Mandela’nın deyişiyle „farklılık ve
ayrılık hakkı“na içtenlikle saygı duyan ve bu hakkı tereddütsüz savunan
Türk demokratlarının da anlıyacağı kanısındayız. Bu konuya, yazımızın
sonraki bölümlerinde Türk aydınlarının tavrını irdelerken yeniden
değineceğiz.
Acaba düne kadar „Bağımsız, birleşik Kürdistan“ hedefi için mücadele
ettiğini söyleyenlerin, isim ve program değiştirerek, kendi deyişleriyle
„iktidar hedefi olmayan, Ortadoğu’da demokratikleşmeyi önüne hedef
olarak koyan“ bir örgüte dönüşmesi, yine Türkiye’de legal Kürd
potansiyelinin genel bir „Türkiye partisi“ içinde yeniden örgütlenmesini
ısrarla istemeleri, bir raslantı mıdır?
Bilcümle Türk yazar ve çizerleri, Savcılar, Mahkemeler ha bire HADEP’in
üzerine gidiyorlar, „etnik ayrılıkçı bir parti“, „Kürdlerin partisi“
olmaması için ona alabildiğine baskı uyguluyorlar. Mahkemeler kapatma
tehditleri savuruyor, yazar ve çizerler ideolojik-politik yaylım ateşi
altına almışlar. Öte yandan Abdullah Öcalan İmralı’dan gönderdiği
mesajlarla, bazı KADEK yöneticileri de zaman zaman telefonla
katıldıkları Medya tv programlarında yaptıkları açıklamalarla bu
partinin ille de bir an önce Türk sol güçleriyla ortak bir Türkiye
partisi olarak yeniden örgütlenmesini öneriyorlar. Neden acaba?
HADEP’in yasal engellerden dolayı adı Kürd olmasa bile sosyal ve siyasal
profilinin de facto Kürd olmasının, Kürd kalmasının sakıncaları
nelerdir?
Mahkemeleri ve Savcıları anlıyoruz, devletçi yazarların canhıraş
çabalarını da anlıyoruz. Genelkurmay raporlarında açık açık
belirtiliyor. Kürd ulusal hareketinin etnik milliyetçi gelişmesinin
önüne geçilmek isteniyor, bu gelişme durdurulmaya ve geriye tepilmeye
çalışılıyor. Devletin kurumları ve devletçi medya bu konuda üzerine
düşen görevleri yerine getiriyor. Peki bazı Kürdler neden HADEP’in Kürd
ulusal yatağından uzaklaşmasını istiyorlar? Kürdlere bunun yanıtı
verilsin! İşte son dönemlerde kullanılan kavramlara ve söylemlere belli
düzeyde eleştirel, belli düzeyde kuşkuyla yaklaşmamızın nedeni bu ve
daha da çoğaltabileceğimiz başka sorulardır.
Bu kavramları ve söylemleri kullananlar oldukça heterojen. Kanımız o ki,
bazıları kavramların işlevine fazla önem vermeden, belki de olumsuz
sonuçlarının farkında bile olmadan kullanıyor. Diğer bir bölüm kadrolar
ise, bu kavramları yeni bir politik jargon olarak seçmiş durumdalar. Bu
kavramlar onların yeni siyasal yönelimleriyle de uyuşuyor. Bu kesim, işe
solculuk, enternasyonalcilik rengi vermeye çalışıyor, ama bizce bu da
işin cilasıdır. Bir halkın adını, ülkesinin adını, temel meşru haklarını
dillendiren kavramları, siyasal ve tarihsel içerikleriyle hiç ilgisi
olmayan kavramların içinde gizlemek, onlarla örtüştürmek veya „ezop
dili“ne boğdurmak son derece tehlikeli bir konudur. Özellikle Kürd
halkının özgürlük ve demokrasi mücadelesinin vardığı bu aşamada, bu
tavır, kelimenin gerçek anlamıyla Kürdistan ulusal demokratik
mücadelesinin temel siyasal hedeflerini geriye çekmek anlamına geliyor.
Biz bu konuyu daha önce özellikle iki yazımızda tartışmaya çalışmıştık.
(Bkz.. „Kullanırken Dikkatli Olmamız Gereken Bazı Kavramlar! Ya da
Kürdlerin Hazmetmemesi gereken Bazı Sözcükler“ ile „Güvenlik
Birimlerinin Raporu ve Emin Çölaşan’ın Satıraralarından
OLİGARŞİNİN MESAJLARINI OKUMAK“)
***Türkiyelileşme: Kürdlüğün Kavramlarının Bastırılmaya Çalışıldığı Yeni
Bir ‚Zihinsel Karakol’ ***
Bu yazı üzerinde çalışırken, değerli bilim adamı İsmail Beşikçi’nin
bilimsel çalışmalarının yargılama süreçlerini konu alan kitabının adı
dikkatimizi çekti: „Zihnimizdeki Karakolların Yıkılması“!
Bu addan esinlenerek aslında yazıya konusu itibariyle „Zihnimizdeki
Yıkılmaya Yüz Tutmuş Karakolları Onarmak ve Yeni Yeni Karakollar Kurmak“
başlığını koymak istedik. Ama, Kürdistan ulusal demokratik mücadelesinin
vardığı bugünkü aşamada yukarıda kısaca değindiğimiz bağlamda, bizce,
„Yeni Zihinsel Karakol“ anlamına gelen TÜRKİYELİLEŞMEK“ kavramı üzerinde
okuyucuyu düşündürmek ve onunla esas olarak bu kavram üzerinde yazının
başlığından itibaren bir tartışma diyaloğu kurabilmek için, dikkatimizi
bu kelime üzerinde yoğunlaştırmak istedik. Bize dayatılan
„Türkiyelileşmek“ ne anlama geliyor?
M.Ali Birand, bu son gelişmeleri, yeni prosesi, „Ne mutlu Türküm diyene“
den „Ne mutlu Türk vatandaşıyım diyene“ ye bir geçiş olarak
adlandırıyor. (06.08.2002, Posta, Milliyet) Kanımızca bu çok doğru bir
adlandırma ve bizce asker devletinin yeni dönemdeki „azami programı“nı
da bu çerçeve oluşturuyor. Kaldı ki henüz buna bile razı değiller.
Aradaki fark, resmi ideolojinin etnik ve kültürel farklılıkları inkarcı
politikasındaki öze ilişkin olmayan küçük göreceli bir değişiklik, hepsi
o kadar.
„Ne mutlu Türküm diyene“deki resmi ideoloji anlayışı, artık güldürü ve
alay konusu olan „karda yürüyüş sesinden türetilen kart-kürt teorisi“ne
dayanıyor! „Yeni“ çerçeve, „Ne mutlu Türk vatandaşıyım diyene“ ise,
anımsıyabildiğimiz kadarıyla önce Bülent Ecevit’in dillendirdiği ve son
yıllarda yavaş yavaş devletin resmi söylemi haline gelen, „Türk kavramı,
Türkiye’de yaşayan değişik etnik kökenli ve farklı kültürel grupların
oluşturduğu ulusun adıdır.“ anlayışının kısaca ifadelendirilmesidir.
İkinci halde de, devlet farklı olanın varlığını ve ayrı olma hakkını
kabul etmiyor. Israrla inkar etmeye devam ediyor ve eritmeci politika
sürüyor. Biz elbette yetmiş yıllık tabuları bir ölçüde sarsan son
adımları (AB Uyum Yasası’nı) görmezlikten gelmiyoruz. Ama Kürd halkı
açısından asıl olan bu gelişmelerin O’nun „farklılık ve ayrılık hakkı“nı
ne ölçüde olumlu etkilediğidir. Son adımlarla bırakalım „ayrılık
hakkı“nı, Kürd halkının Türkiye devleti sınırları içindeki farklılığı,
varlığı yasal düzeyde kabullenilmiş değildir. Kürd halkının varlığı,
eşitlikçi bir anlayışla en azından anayasal düzeyde teyid edilmediği
sürece, Kürdler için T.C. vatandaşlığı, bugünkü anayasada ve yasalarda
gayet açık biçimde tarif edildiği gibi, Türk olmak anlamına gelmektedir.
Dolayısıyla bize, ha „Ne mutlu Türküm diyene!“ dayatılmış, ha „„Ne mutlu
Türk vatandaşıyım diyene!“ dayatılmış, fazla değişen bir şey olmaz.
M.Ali Birand, Kürdlerin, özellikle de HADEP ve KADEK çevresinin
dikkatini çekip „aman Fincancı katırlarını“ ürkütmeyin dese de, gerçek
bu. O’nun bize „öcü“leri hatırlatmasına gerek yok Kürdlerin başı zaten
bu „öcü“lerle hep belada. Bir varlık yokluk mücadelesidir, sürüyor.
***Devletin, Kimi Aydınların ve İmralı Görüşleri’nde İlginç Bazı
Benzerlikler***
Yazımızda, üç gücün anlayışını, kullandıkları kavramlar konusundaki
tutumlarını ele alacağız. Bunların düşüncelerinde, kavram ve
söylemlerinde dikkatimizi çeken benzerlikleri, okuyucuya sunmaya
çalışacağız.
Bu odaklar, Türk devleti; içinde Yalçın Küçük ve Doğu Perinçek
gibilerinin yer aldığı bazı „solcu“ ve kemalist aydınlar; ve üçüncü
olarak da KADEK Genel Başkanı Abdullah Öcalan’ın „Yeni Stratejisi“; bu
stratejinin adı geçen çevrede yer edinen kavramları ve söylemi.
Yalçın Küçük, Öcalan’ın „yeni görüşleri“ne „İmralı Discours“u adını
veriyor. (Şebeke, sayfa 272) Discours, dinsel bir terim olarak
kullanıldığında vaaz ve öğütler anlamına geliyor. Bir de „İmralı
Görüşleri veya Konuşmaları“ olarakta Türkçe’ye çevrilebilir.
Biz, A. Öcalan’ın İmralı’dan Kürdlere empoze ettiği görüşleri ve PKK’yı
yönlendirmeye çalıştığı politik pratiğı başından beri „İmralı Konsepti“
olarak adlandırdık. Yazıp çizdiklerine de „İmralı görüşleri“ diyelim.
Yalçın Küçük, kendisini „İmralı Discours“unun düşünsel
hazırlayıcılarından saydığını yazıyor ve „İmralı Discours“u konusunda
Beşikçi’yle farklı düşündüklerini belirtiyor.
Şöyle diyor: „.... birleştiğimiz noktalar sayılmayacak kadar çok, ancak
İmralı Discours’u konusunda ayrılıyoruz. Hoca, bu discours’un, kişilik
ve kimlik arayışında önemli mesafeler kaydetmiş Kürtler arasında bir
bozulmaya neden olacağını düşünüyor ve net bir karşı duruş alıyor; ben
ise hem bu discours’u doğru buluyorum, .... ve hem de .... kendimi böyle
bir discours’un düşünsel hazırlayıcıları arasında sayıyorum.“
Bilime ve özel bir alan olarak Kürd sorununa yaşamını adeta adamış olan
değerli Beşikçi Hoca’nın İmralı görüşlerine karşı nasıl bir net duruş
sergilediğini, görüşlerinin neler olduğunu bilmiyoruz. Sabırlı ve
oldukça anlamlı bir „suskunluk“ içindedir. Ama yine de, Yalçın Küçük’ün
yazdığı bir cümle, sayın Besikçi’nin tavrını yeterince anlatıyor. O,
İmralı görüşlerinin „kişilik ve kimlik arayışında önemli mesafeler
kaydetmiş Kürdler arasında bir bozulmaya neden olacağını düşünüyor“muş.
Bizim de, binlerce Kürd yurdseverinin de asıl kaygısı işte budur. Kürd
ulusal hareketinin stratejik hedeflerinden uzaklaştırılması, bir
bozulmaya uğratılması tehlikesi var!
Yalçın Küçük ile Beşikçi’nin bu konuda zıt görüşlere sahip olmaları, son
derece doğal.
Yalçın Küçük, Vakit Gazetesi’nde (12.03.2002) kendisiyle yapılan bir
söyleşide, 25 yıldır bir „Kürt Devleti“nin kurulması çabalarına karşı
yazıp çizdiğini belirtiyor ve kelime kelimesine aynen şöyle diyor:
„Kürtler içindeki mücadelemin en temel amacı da bölünmenin önüne
geçmekti.“!
Güya Amerika ve İsrail bir Kürd Devleti’nin kurulması peşindeymişler,
Bay solcu Küçükte bunu önlemenin mücadelesini veriyormuş. İmralı’dan
„Kürdler için Bağımsız Devlet, Federasyon, Otonomi istemek gericiliktir“
görüşlerini yayan Abdullah Öcalan ile Yalçın Küçük arasındaki fikir
akrabalığı işte bu kadar fazla.
Bu arada „ulusal ayrılıkçılığa“ karşı bir seste Güney’de(özgür
Kürdistan) Kürdistan Milli Meclisi’nin 04 Ekim 2002 günkü birleşik
oturumundan sonra Abdullah Öcalan’ın kardeşi Osman Öcalan’dan yükseldi.
Küçük Öcalan da “KADEK’in çizgisi, demokratik birlik çözümünü esas alır,
Parlamento açılışını yapan güçlerin çizgisi ise, ulusal ayrılıkçılığı.“
diye buyurdular!!!!! Ardından da Türkiye’nin dikkatini çekerek,
Türkiye’ye diyalog çağrısı yaptı. Gidişat belli olmakla birlikte, bazı
şeyleri anlamak için yine de beynimize yüklenmekten başka çare kalmıyor.
Nedir bu bayların yapmak istediği? Anlamak ve önlemlerini almak
zorundayız.
Bay Öcalan’ın, „ulusal ayrılıkçılık“ diye saldırdığı olay nedir? Durum
şu: Kürd halkının parçalı ve işgal altındaki ülkesi Kürdistan’ın bir
parçasında, uluslararası ve bölgesel konjonktürel durumun da destek ve
katkısıyla, Kürd halkı kendi kendisini yönetme olanağına kavuşmuş. Orada
on yıldır, kendisini yönetebilmenin adeta sınavını veriyor. Kürdler
denen kadim bir halkın devlet kurabilme ve bunu uluslararası düzeyde
kabul ettirebilmenin, sınavı veriliyor. Dünya biz Kürdleri adeta denek
taşına yatırmış, izliyor. Dört tarafı, bu süreci hemen yıkmaya hazır
güçlerle çevrili bir toprak parçasında var olmanın, Kürdleri Irak
sınırları içinde de olsa bir devlet aracına kavuşturmanın alabildiğine
zorlu mücadelesi veriliyor. Orada, bölünmüş, parçalanmış, ezilen, her
türlü özgürlük özlemine saldırılan bir halkın adeta lanetli geçmişine
son verip, O’nu devlet sahibi kılma, uluslararası düzeyde bir kimlik
sahibi yapma mücadelesi veriliyor. Bunun adımları atılıyor. Ki böylesi
bir gelişmenin en belirleyici adımı da, halkın iradesini temsil edecek
meşru bir organın, bir Ulusal Meclis’in oluşturulmasıdır. Halkımız
1992’de özgür ve demokratik bir seçimle bu adımı attı. Encûmenî Neteweyî
Kurdistan’ı kurdu. Bu Meclis, bir Yürütme Organı, Kürdistan Hükümetini
oluşturdu. Dört ay sonra da 04 Ekim 1992 günü Irak Kürdistanı Federal
Devleti’ni ilan etti. Bütün bunlar son derece tarihi adımlardır. Ama
düşman da boş durmadı. Bazı zaaflardan yararlandılar, Kürdler arasında
erken ve gereksiz bir iktidar kapışması körüklendi. Kardeş kavgası
başladı. Bu süreç tam sekiz yıl yavaşlatıldı, belli düzeylerde kesintiye
uğratıldı. Tüm zorluklara rağmen Kürdler orada bu sürecin tümüyle
provake edilmesinin önüne geçmeyi başardılar. Önce aralarındaki
çatışmalara, kan dökmeye son verdiler. Ardından da Kürd Federe
Devleti’nin 10. Kuruluş Yıldönümü’nde başkent Hewlêr’de Meclis’in ortak
oturumunu gerçekleştirdiler. Oturum sırasında yapılan birçok konuşmada
da belirtildiği gibi, 04 Ekim 2002 tarihli birleşik oturum, en az 1992
yılındaki oturum kadar, hatta geride bırakılan sancılı iç çatışmalar
hatırlandığında o dönemden çok daha önemli tarihi bir olay oldu. Modern
Kürd Tarihi, olayı böyle yazacak. Uluslararası durum, Ortadoğu ve
Irak’taki gelişmeler göz önüne getirildiğinde, Güney Kürdistan’da atılan
bu adımla, Kürd halkı dünya uluslar ailesinde onurlu yerini alma amacına
bir adım daha yaklaşmıştır.
Bu kadar önemli, tarihi bir olayla ilgili kendisini Kürd partisi sayan
bir örgütün bir yöneticisi ne diyor? „Kürdler ulusal ayrılıkçılık
yapıyorlarmış“! Bay Öcalan’a şunu söyleyelim: uluslararası hukuktan ve
uluslararası politikanın verilerinden bihaber olabilirsiniz. Siyasi
cehalet size bunları söyletiyor olabilir. Uluslararası durumla, hukuk ve
siyasetle ilgilenmiyor olabilirsiniz. Hiç olmazsa, son yıllarda
yücelttiğiniz, propagandisti kesildiğiniz Kemalizmin tarihine bir göz
atın. Kaldı ki PKK kamplarında işlenen ders notlarında bunlar var. (Bkz.
Yalçın Küçük, Kürtler Üzerine Tezler, syf. 44-55 ve değişik diğer
sayfalar) Acaba Kemalistler Ankara’da neden Milli Meclisi kurdular?
Adaylarını Mustafa Kemal ve arkadaşları belirlese de ve hiçbir
demokratik öze sahip olmasa da şu göstermelik seçimleri neden
gerçekleştirdiler. Filistin’de neden seçim yapıldı, Meclis oluşturuldu?
Ost Timur’da neden seçim yapıldı, Meclis oluşturuldu. Çünkü bu halklar,
egemenliklerini ellerine almak istiyorlar. Bunun için daima, halkın
iradesini özgür ve demokratik bir seçimle belirlemesi lazım. Bir halkın
kendi geleceğini özgürce belirleme hakkını (self determination’u)
kullanması, iç ve dış baskılardan uzak olarak özgür bir seçimle kendi
temsilcilerini seçmesi ve bu temsilcilerin halkın iradesini bir milli
kurumda işleterek halkı yönetme görevini yerine getirmesiyle
gerçekleşir. Siz bu iradeyi doğru işlettiğinizde, övülür nitelikte
demokratik çağdaş bir hukuk devleti kurabildiğinizde, bulunduğunuz
toprak parçasında barış ve istikrarın unsuru olabileceğinizi
gösterdiğinizde, dünya da size, sizin geleceğinizi belirleme yönündeki
tercihlerinize saygı duyar, sizi kabullenir. Güney Kürdistan’daki
kardeşlerimiz, konjonktürel durumdan kaynaklanan rüzgarı da arkalarına
alarak bu yönde sevindirici adımlar atıyorlar. Bay Osman Öcalan ve
tayfası gibi bazı Kürdler de bu oluşuma saldırıyorlar. Doğrusu pes.
Demek ki, Yalçın Küçük’ün attığı maya tutmuş. O ne diyor? „Amerika ve
İsrail için ‚Kürd Devleti’ne (kendisi tırnak içine almış, Kürt Devleti
kelimelerini tırnaksız yazamıyor! bn) ihtiyaç vardır. Bunu 25 yıldır
yazıyorum. Kürtler içindeki mücadelemin temel amacı da bölünmenin önüne
geçmekti. Aptal mıyız ki, kardeş halkı, İsrail ve Amerika’ya kaptıralım?
İsrail gelsin, bizleri bölsün, Kürt kardeşlerimizi ayırsın diye mi acı
çektik?“(Vakit, 12.03.2002)
Bay Küçük üzülmeyin, çektiğiniz „acılar“ boşuna gitmemiş. Sizin fikir
babalığınız yanı sıra başkalarının akıl öğreticiliği ve dayatmalarıyla
Bay Öcalan, Kürdlerin bir devlete kavuşmaması için, bunu engellemek için
yolunuzda kararlıca ilerliyor! Baksanıza Kürdlerin „ulusal
ayrılıkçılığına“ nasıl canhıraş karşı çıkıyorlar! Aynı gün, Ordu da
Güney’e karşı hazırlıklı olmaları için Merkez Karargahı Malatya’da
bulunan 2. Ordu’ya bağlı bütün birlikleri temerküze geçiriyor. Devlet
zirvesinin Çankaya Köşkü’ndeki özel bir oturumundan sonra Ecevit, bir
Kürd Devleti’nin kuruluşunun T.C. için savaş nedeni olduğunu tekrar ilan
ediyor.
Kürdistan’a saldırıp saldıramamaları ayrı bir sorun. Ancak T.C. ve onun
belirleyici gücü ordu, bu tutumuyla TC’nin Kürd Devleti’ni kurdurtmayız
resmi görüşüne bağlı olarak askeri bir tepki gösteriyor, mesaj veriyor.
„Birlikleri temerküze geçirmek, Birlik yerlerini kaydırmak, belli
yerlere mevzilenmek, belli alanlarda tatbikat düzenlemek, çeşitli
silahları piyasaya çıkarmak“ vb hareketler de askerlerin tavır gösterme
biçimleridir. Osman Öcalan „ulusal ayrılıkçılığa“ ateş püskürüyor. Türk
ordusu ise birlikleri temerküze geçiriyor. Tarihin acı bir cilvesi! Aynı
konuşmasında, yani Güney Kürdistan’da Meclis’in birleşik oturumuyla
ilgili görüşlerini belirtirken Türkiye’ye diyalog ve işbirliği çağrısı
yapıyor!
Kürdler arasından yükselen bu tür tavırları yeterince önemsemeyenler ve
sıradanlaştıranlar çok vahim hatalar işliyorlar. Bunu önemle vurgulamak
ve belirtmek istiyoruz. Bu görüşlerin sahiplerini halkın nezdinde teşhir
etmek gerekir.
Yalçın Küçük, İmralı görüşlerinin düşünsel hazırlayıcılarındanım diyorsa
pekte haksız değil. Bu zat Paris ile Bekaa arasında mekik dokurken, PKK
toplantılarında, festivallerde, MED-Tv programlarında kırmızı atkısıyla
nutuk çekerken hangi görüşleri dile getiriyordu, geriye dönüp bir
hatırlayalım. Türkiyelileşmek! Türkiye’deki anti-demokratik baskılara ve
insan hakları ihlallerine karşı çıkarak bunların içine serpiştirdiği
hiçte hayırlı olmayan görüşlerini bol bol Kürtlere yutturdu. 1993 yılı
Frankfurt Festivali’nde 30 bine yakın Kürt insanını tribünlerde hop
kaldırıp oturttuğunda, bu manzarayı filmde gördüğümüzde çok üzülmüştük.
İmralı ve Yalçın Küçük Discours’una bu kısa değinmeden sonra,
belirttiğimiz üç odağın Kürd ulusal demokratik hareketiyle ilgili
görüşlerine bir göz atalım. Türk devletinin tezlerinden başlıyalım.
***TC’nin Kürt Politikası: Güney Kürdistan’da Devletleşmeyi Önlemek ve
Kuzey’de ise Kürdistan Ulusal Mücadelesini Manipüle Edip Kürtlüğü
Söndürerek Hareketi Türkiyelileştirmek’***
T.C.’nin Kürt sorununa ilişkin resmi politikası bellidir. Kürtlerin
varlığını inkar, tedip ve tenkil politikasıdır. Kürtlerin on yılları
alan ve büyük bedeller ödeyerek sürdürdükleri mücadeleleri sonucu elde
ettikleri mevzilerle, devlete ve topluma de facto kabul ettirdikleri
gerçeklikler var. Yasalarda ne yazarsa yazsın, Türkiye’de artık örneğin
Kürt kelimesi, Kürdçe dili gibi kavramlar günlük yaşamın bir parçası
durumuna gelmiştir. Toplumun bilincinde ve vicdanında silinmezcesine yer
etmiştir. Ama devlet inkarcılıkta hala ısrar ediyor, eritme
politikasında ısrar ediyor. Bu tutumuna uygun olarakta elindeki bütün
olanakları kullanıyor, aklınıza gelen her biçimiyle. Zoru kullanıyor,
manipülasyon yapıyor, Kürd kişiliği ve kimlik arayışını deforme etmek
için satın alıyor, işbirlikçileştirmeye çalışıyor, Kürdler arasında
çelişki ve çatışmalar çıkartıyor... Özetle her yolu deniyor. Devletin
asıl temel hedefi de, Kürt ulusallaşmasını durdurmak, resmi deyişle
„etnik ayrılıkçılığın“ derinleşmesini önlemektir.
Etnik ve kültürel kimlik arayışı, bu alandaki yoğun siyasallaşma, halk
topluluğunun uluslaşma sürecini ifade ediyor. Bu dönemde, topluluğun
üzerinde tarihini yarattığı, dilini ve kültürünü geliştirdiği toprağına
bağlılık duyguları güçlenir. Yurt (Welat) bilinci filizlenir. Yurt denen
teritoryum üzerinde ekonomik fayda arayışı hızlanır, ekonomik
faaliyetler artar. Raman ve Kerkük’ün Kürdün vatanı olduğu bilinci
gelişip güçlendikçe, Raman’da ve Kerkük’te çıkan petrolden herkesten
önce Kürdün yararlanma doğal hak bilinci yaygınlaşır. Ulus olma, belli
bir ulusal kimliğe sahip olma, bu kimlikle kendini özdeşleştirme, yani
aidiyet duygusu gelişip güçlenir. Bütün bunlar Kürdlerin yaşamsal olarak
ihtiyaç duyduğu, yaşaması gereken siyasi ve toplumsal süreçlerdir.
Evet, Kürdlerin daha fazla etnikleşmeye ihtiyacı vardır. Oysa bugün
etnikleşme, diğer bir deyişle millileşme hareketi Kürtler için bir
ayıpmış gibi gösterilmeye çalışılıyor. Örneğin Milliyet Yazarı Taha
Akyol’un yazılarını bir hatırlayalım. Kürdlerin milli haklarını dile
getirenleri „etnik ayrılıkçılık“ yapmakla ve „Kürt şovenistleri“ olarak
(18.12.2000, Milliyet) suçluyor. O olsun, diğer bazı Türk yazar ve
çizerleri olsun, hemen hepsi ulusal kimliğinin bilincinde, arayışında ve
mücadelesinde olan Kürdlere saldırıyorlar. Özellikle de en çok Hadep’i
salvo ateş altına alıyorlar. Onlar saldırdıkça, ve İmralı’dan da „biz
demokrasi savaşçılarıyız, ayrılıkçı değiliz, Demokratik Cumhuriyet’in
asli kurucularıyız“ türü discours yayıldıkça, bazı Kürd kadroları da
Kürd milliciliğinden utanma gösterileri yapıyorlar. İşte bozulma budur!
Biz, Kürdlerin daha çok etnikleşmesini, millileşmesini söylerken
Kürdler, ezen ulus durumunda olsalar bile, Türklere, Araplara ve
Farslara düşman olsun demiyoruz. Tam tersine halklar arasına düşmanlık
duygularını eken görüş ve eylemlere karşıyız. Bizim vurgulamak
istediğimiz, Kürdler de en azından Türkler, Araplar ve Farslar kadar
ülkeleri Kürdistan’a ve ulusal kimliklerine sahip çıksınlar, görüşüdür.
Onlar kadar eşit haklara sahip olsunlar. Onlardan ne bir eksik, ne bir
fazla. İşte bu kabul edilmiyor. Türk devleti Kürdlerin bu süreçlere
ulaşmasını engellemeye çalışıyor.
Bu bağlamda devletin politikasıyla ilgili iki örnek vereceğiz. Birisi,
son aylarda çok daha iyi açığa çıkan, Güney Kürdistan’daki Federe Kürt
Devleti’ne karşı Türkiye’nin tutumu. İkincisi de, Genelkurmay İç
Güvenlik Belgesi’nden bir alıntıyla Kuzeydeki harekete karşı tavırla
ilgili.
Güney’deki Federe Kürd Devleti’yle ilgili Türkiye’nin tavrı açıktır.
Türkiye, burada bir Kürd Devleti’nin kuruluşunu savaş nedeni sayıyor.
Savaşabilir mi, savaşamaz mı, bu sorunun ayrı bir boyutu. Ama Kürd
Devleti’nin kuruluşu, savaş nedeni Türkiye için. Bir devlet olarak kendi
sınırları dışındaki böyle bir gelişmeye bile müdahale etmek istiyor.
T.C.’nin bu tavrı, Kürdlere düşmanlığının derecesini sergiliyor.
Kuzey’e yönelik ise, 07.12.2000 tarihli Genelkurmay’ın 2000 Yılı İç
Güvenlik Harekatı“ belgesinde aynen şöyle deniyor:„ .......
Bu kapsamda, terörle mücadele;
- terörün şiddet boyutunun sona erdirilmesi,
- konunun etnik milliyetçilik temeline dayalı, siyasi ayrılıkçı bir
hareket haline gelmesinin önlenmesi ve,
- Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgelerinin sosyal ekonomik kalkınmalarının
sağlanarak, terörün istismarına neden olan noksanlıkların giderilmesi
olarak gruplandırılabilecek üç boyut kazanmıştır. .....“
Kürd sorunu, Türkiye’de Genelkurmay’ın ilgilendiği bir sorundur. Bu
konuyla ilgili Genelkurmay son sözü söyler. Bu bir abartma değildir.
Yukarıdaki alıntıda devletin hedefi, temel amacı çok açıkça yazılmış:
„Konunun etnik milliyetçilik temeline dayalı, siyasi ayrılıkçı bir
hareket haline gelmesinin önlenmesi“. PKK, HADEP ve diğer Kürd
hareketleri üzerinde sürdürülen operasyon işte bu amaçlıdır. Abdullah
Öcalan’ın Kürd ulusal demokratik hareketini „Türkiyelileştirme“ isteği
ve çabaları, bu bağlamda sıradan bir „görüş değişikliği“ değildir. Bu
konuya, Yalçın Küçük’ün ve Abdullah Öcalan’ın, özü bir Kürd Devleti’nin
oluşmasını önlemek olan görüşlerini açarken değineceğiz.
Bu yılın ocak ayında Türk medyasında çıkan „PKK’dan 12 talep“ haberi de,
Genelkurmay’ın „2002 Yılı İç Güvenlik Harekatı“ belgesindeki stratejik
hedefe, yani „konunun etnik milliyetçilik temeline dayalı, siyasi
ayrılıkçı bir hareket haline gelmesinin önlenmesi“ amacına uygundur.
Silah bırakma ve teslim olma çağrısı dışındaki 10 nokta da, ulusal
bilincin geliştirilmesine karşı somut önlemleri içermektedir. Bunları
yeniden birlikte okuyalım:
PKK silah bırakmalı.
Tüm örgüt üyeleri teslim olmalı.
‘Kürdistan’ kelimesi kaldırılmalı.
Toplantılara ‘Kürdistan’ adına katılmaya son vermeli.
Medya TV’de ‘Kürt illeri’ şeklinde söz etmemeli.
Kürt Ulusal Kongresi’nin faaliyetlerine son vermeli.
Medya - TV’deki hava durumunun "Kürdistan" adı altında ele alınması
uygulaması sona erdirilmeli.
Kürdistan haritası uygulaması ortadan kaldırılmalı.
Kürt işadamları Derneği, Kürt Dil Kurumu, Kürt Bank, Kürt Ansiklopedisi,
Kürt İktisat Kongresi gibi projeler gündemden çıkarılmalı.
"Kürt ulusu yaratma" amacından uzaklaşılmalı.
İstiklal Marşı ve Atatürk’ü "kabul etmeme" tavrına son verilmeli.
Ermeni ve Süryani gruplara destek verilmemeli.
(18.01.2002 tarihinde TV ve gazetelerde çıkan haber)
Birileri çıkıp, „Türk istihbarat birimlerinin ortaya sürdüğü bir belgeyi
neden bu kadar büyütüyorsunuz“ diyebilir, böyle düşünenler olabilir.
Ancak sorun bu kadar basit değil. PKK ve yan örgütlerinin adlarının
değiştirilmesi, örgüt adlarından KÜRDİSTAN kelimesini çıkarma
taleplerinin PKK’nin Kongre ve Konferanslarına kadar taşınması, hatta
tartışılması, ERNK, ARGK ve PJK’nın adlarının değiştirilmesi ve bu
adlardan KÜRDİSTAN kelimesinin çıkarılması, diğer yandan „dilimizi biraz
değiştirelim, yumuşatalım, yeni döneme uygun bir dil kullanalım“ emir
veya fısıltılarının ortalığı sarması, bütün bunlar elbete tesadüf
değildir. Yukarıdaki belgede amaçlananlarla atılmış uyumlu adımlardır.
Bir ara, sondan bir önceki PKK kongresinde, PKK adından da KÜRDİSTAN
kelimesinin çıkarılması önerisinin geldiği ve bunun tepkiyle
karşılandığı, geriye teptiği bilgisi yurtsever çevrelerde duyuldu. Belli
ki, tepki nedeniyle bundan vazgeçildi. Bildiğimiz kadarıyla Medya tv’de
Kürdistan haritası, Kürdistan illeri uygulaması da yok artık.
T.C.’nin politikasını özce belirtirsek: Kürdlerde etnik, milli bir
siyasallaşmanın önüne geçmek, uluslaşmanın önüne geçmek, diğer bir
deyişle şu veya bu düzeyde devletleşmelerini engellemektir. Sadece
Kürtlere karşı da değil, Türkiye’de başka hiçbir azınlığa da etnik
kimliğini özgürce yaşama, koruma ve geliştirme hakkı tanınmak
istenmiyor. .
Geçtiğimiz günlerde, Kara Harb Okulu’nda yeni öğrenim yılının başlaması
vesilesiyle verilen geleneksel „ilk ders“te dile getirilen görüşler
önemliydi. Ordunun son gelişmelerle, AB Uyum Yasası’nın olası
sonuçlarıyla ilgili bir tepkisi olarakta anlaşılabilir. Çünkü GATA’da
yapılan tören ve verilen „ilk ders“in daima bir mesaj gücü vardır.
Radikal gazetesindeki (01.10.2002) haber özce şöyle:
Kara Harp Okulu’nda ilk dersi veren Prof. Dr. Ergün Aybars „ ’Türkiye
mozaiktir’ söyleminin ’bölücü’ amaçlı olduğunu“ söylemiş. GATA’da
konuşan Genelkurmay II. Başkanı Orgeneral Yaşar Büyükanıt da, „ulusal
değerlere sahip çıkılmasını“ istemiş. Prof. E.Aybars, Türkiye’de pek çok
etnik kökenden insan yaşadığını hatırlatmış ve "Türkiye mozaik değildir.
Bunlar, pastayı zenginleştiren katkılardır. Ama yeni Türkiye’yi mozaik
adı altında gelecekte parçalamayı amaç edinen eğilimler vardır" görüşünü
savunmuş.
Bir gün sonra aynı gazetede çıkan yeni ilginç bir haberle
karşılaşıyoruz: „Cemaat vakıflarının mal edinebilmesine ilişkin
yönetmelik, Milli Güvenlik Kurulu (MGK) engeline takılmış. MGK,
Başbakanlığa, bir yazıyla ’azınlık kapsamının genişletilmesi’nin,
’Türkiye’nin geleceğine yönelik bir tehdit oluşturabileceği’ni
bildirmiş. Olay şu:
„Avrupa Birliği’ne (AB) uyum yasaları çerçevesinde hazırlanan ’Cemaat
Vakıflarının Taşınmaz Mal Edinmeleri ve Bunlar Üzerinde Tasarrufta
Bulunmaları Hakkında Yönetmelik’ bir hafta önce Resmi Gazete’de
yayımlanmak üzere Başbakanlığa gönderildi. Ancak, ANAP’lı Devlet Bakanı
Ali Doğan, Dışişleri Bakanlığı ve Vakıflar Genel Müdürlüğü’nün
görüşlerinin ağırlık kazandığı yönetmelik taslağı, MHP’ den sonra
MGK’nın da itirazıyla karşılaştı. Başbakanlığa taslak hakkında yazılı
görüş bildiren MGK Genel Sekreterliği, ’azınlık’ kapsamına itiraz etti
ve taslaktaki ’Keldani, Arap-Ortodoks, Gürcü, Bulgar ve Süryani’
ifadelerinin çıkarılmasını istedi. Lozan Antlaşması’nda tanımlanan
’azınlık’ kapsamına sadık kalınmasını isteyen MGK, Türkiye’nin sadece
Musevi, Ermeni ve Rum topluluklarını ’azınlık’ olarak tanıdığına dikkat
çekerek, yönetmeliğe ’Keldani, Arap-Ortodoks, Gürcü, Bulgar ve Süryani’
lerin eklenmesinin Türkiye’yi geleceğe yönelik bağlayabileceği’ifade
edildi.“
Yönetmelikte Kürdlerin ismi bile yok. Olsaydı zaten kıyamet kopardı.
Dikkat edilirse son çıkarılan yasa değişiklikleri metinlerinde ve
hazırlanan yönetmeliklerde de hiçbir yerde Kürd veya Kürdçe kelimeleri
geçmemektedir.
Yegane „etkili ve yetkili organ“ MGK’nin yönetmeliğe gösterdiği tepki
ilginç ve öğreticidir. Bunlar hiçbir şekilde statukoyu ve statukonun
mevzuatını deldirmeye niyetli değiller. Bu olay, Türkiye’nin „Kopenhag
kriterleri“ni nasıl „baypass“ yapmak istediklerinin de öğretici bir
örneğini oluşturuyor. Türkiye için, etnik ve kültürel çoğulculuğu ifade
eden „mozaiktir“ diyemezsiniz bu bölücülüktür. „Keldani, Gürcü, Bulgar
ve Süryani adlarını devletin bir belgesinde (yönetmelikte)
geçiremezsiniz bu Lozan Antlaşması’nı deler, Türkiye’yi böler.
Farklılıklar, mozaik değil, zenginliği artıran pastadır; oligarşinin
afiyetle mideye indirdiği, ezdiği „pasta“dır!
Kemalistler, 79 yıldır farklılıkları bastırmaya çalışıyorlar. Hala da bu
inkar ve Türkleştirme politikalarında ısrar ediyorlar. Türkleştirme,
ayyuka çıktı, artık yürümüyor. Şimdi de, farklı etnik ve kültürel
kimlikleri yine hilekarca reddettmeye devam ederek Kürd halkını ve
azınlıkları Türkiyeliliğe, ne mutlu Türk vatandaşıyım diyene
alıştırmaya, onları bunu kabul etmeye zorluyorlar.
TÜRKİYELİLEŞMEK“ VE „TÜRKİYELİLEŞTİREMEDİKLER“DEN OLMAK ! [2]
Yazımızın birinci bölümünde Türk devletinin Kürd halkının özgürlük
mücadelesiyle ilgili resmi politikasının güncel çerçevesine kısaca
değinmiştik. Bu politikanın özü, nerede olursa olsun Kürd halkının kendi
geleceğini özgürce belirleme hakkını; yani ayrılık ve farklılık hakkını
engellemektir. Bu durum, seksen yıldır süregeliyor.
Bu bağlamda T.C.’nin resmi politikası, dünyada ve Ortadoğu’da köklü
değişimlerin meydana geldiği son on yılda iki noktada somutlaşıyor:
Birincisi Güney Kürdistan’da Kürdlerin federal veya başka düzeylerde
devlet kurmalarını engellemek, ikincisi ise Kuzey Kürdistan’da ulusal
demokratik uyanışı durdurmak, manipüle etmek, etnik-milli-teritoryal bir
çerçevede siyasallaşmasını önlemektir. Yazımızın birinci bölümünde resmi
politikanın bu hedeflerini Genelkurmay İç Güvenlik Raporu’ndan bizzat
alıntı yaparak, okuyucunun bilgisine sunmuştuk.
Resmi politikanın bu iki unsuru bizim için, bireylerin ve kurumların
tavır ve tutumunu saptama ve değerlendirmede turnusol niteliğindedir.
Birkez bu konudaki tavır, tutarlı Kürd yurtseverliğinin asgari
ölçütüdür. Yine resmi politikaya karşı duruş, gerçek demokratlığın ve
liberalliğin günümüzdeki „çıtası“dır. Kürd olsun Türk olsun herhangi bir
bireyin veya kurumun Kürd halkının özgürlük mücadelesiyle ilgili
politikasını değerlendirirken, biz hemen bu iki konuya göz atarız.
T. C.’nin demografik yapısını sistemli biçimde bozmaya çabalayarak Kuzey
Kürdistan’ı Kürdsüzleştirme ve Kürd halkını toprağa dayalı siyasal
isteklerinden caydırarak, örgütsel yapı ve siyasal hedeflerini
sulandırarak milli demokratik mücadelesini manipüle etme politikasına
karşı nasıl bir tavır takınılıyor? Yine Güney Kürdistan’da devletleşme
sürecine nasıl yaklaşılıyor? Bu sorulara bulacağımız yanıtlar,
bireylerin veya kurumların Kürd halkının haklı mücadelesine yaklaşımının
politik ve ahlaksal içtenliğini gösterir bize.
Aydınların tavrını değerlendirmeye geçmeden önce, birkaç cümleyle
Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin nasıl bir sistem olduğuna kısaca
değinelim. Bu da, Türk aydınının nasıl bir devletle karşı karşıya
olduğunu ve bu devletle ilgili takınılan tavrın bazı aydınların boynuna
ne tür bir tasmayı geçirdiğini daha iyi görmemize yarayacaktır.
Türkiye’de devletin gerçek sahibi, Genelkurmayın çekirdeğini oluşturduğu
askeri-sivil oligarşik bir kasttır. Bu kast, devlet üzerindeki
hakimiyetini çeşitli biçimlerde ve kurumlarla „yasal bir meşruiyete“
büründürüyor. En etkili ve yetkili kurum, kuşkusuz MGK’dir. MGK,
Anayasa’da (Madde 118’de) yazıldığı gibi, „kararları Bakanlar Kurulu’nca
dikkate alınan“ bir kurumdan öte, aldığı tüm kararlar daima hem de harfi
harfine uygulanan bir kurumdur. Anayasa’da hemen bir Madde öncesinde de
(Md. 117) Başkomutanlık ve Genelkurmay Başkanlığı görev ve yetkileri
yazılmış. Bu iki madde, Anayasa’nın (geçmişteki T. C. Anayasaları’nın
da) Milli Savunma ile ilgili sistemin yapısını, daha doğrusu sahipliğini
tanımlayan temel iki maddedir.
Bu iki Madde’nin içeriği, aynı zamanda, hem Osmanlı İmparatorluğu’nun
son zamanlarında, hem de T.C. döneminde gerçek sivil ve demokratik
gelişmenin önünü tıkayan, fobiler üreten, dört tarafını hatta dünyayı
kendisine düşman sayan „güvenlik ve savunma“ anlayışının da özünü
belirler. T.C.’nin ilk kurucularından bugüne kadar gelen yöneticileri,
Türkiye’nin geleceğini güçlü bir güvenlik ve savunma sistemine
dayandırıyorlar. Bu anlayış nedeniyle güvenlik ve savunma görevini
yerine getiren güç, yani ordu, kurum olarak dokunulmaz, gücü ve
otoritesi tartışılmaz bir konuma gelmiştir. Süreç içinde, ordu
Türkiye’de devleti oluşturan yüzlerce kurumdan biri olmak yerine,
devletin adeta ta kendisi haline gelmiştir. MGK’nin kurumsal yapısından
ve işleyişinden haberdar olanlar, MGK’nin kuvvetler ayrılığını adeta
kendisinde topladığını, orada yargının da, yürütmenin de yasamanın da
temel politikalarının biçimlendiğini bilirler. „Dördüncü kuvvet“
medyanın büyüklerinin kulaklarına nereden kimlerin fısıldadıkları da az
çok biliniyor. Bu ucube yapılanma ve işleyiş, hiçbir demokratik ülkede
rastlanmayan bir durumdur. Açık diktatörlük rejimlerinde, bir kişi veya
klan, devleti, özellikle ordu ve polis kurumunu eline geçirir ve öne
çıkan kişinin dikey kontroluyla, onun şahsında ülkeyi kasıp kavurur.
Türkiye’de ordu bir kurum olarak, tabi ki bu kurumun tepesinde çekirdeği
oluşturan kurmayın marifetiyle, sisteme „demokratik bir cila“ da
çekilmiş olarak devleti ve ülkeyi yönetir.
Bazı yazarlar sistemin bu özelliğine zaman zaman işaret ediyorlar. (Bkz.
Demir Küçükaydın, AKP İktidarı, Genel Kurmay, Sosyalistler ve Politika,
ÖP, 5.12.2002 veya www.comlink.de/demir/) Küçükaydın, bizim de
katıldığımız doğru bir belirlemede bulunuyor: Türkiye’de mücadele bu
kasta yönelmedikçe, demokrasi mücadelesinin hedeflerinin saptırılmış
olacağını belirtiyor. Bu bağlamda, Türk ordusunun Kıbrıs’tan çıkmasını
isteyen miting düzenlemek yerine, „Türk Genel Kurmayının Irak’ta savaş
istemediğini bile bile, Türkiye’de savaş karşıtı miting yapmak,
anti-emperyalist görünüp, Genel Kurmaya selam çakmaktan başka bir anlama
gelmez“ diyor ve „ demokratik bir politika, temel sorunu Genel Kurmay
egemenliğinin yıkılması olarak görür“ eklemesini yapıyor.
Biz bu olayda gözden kaçan bir başka boyuta daha işaret etmek istiyoruz.
Bu anti-savaşçılar acaba özel olarak neden Türk ordusunun Güney
Kürdistan’a yönelik saldırganlıklarına karşı yürümüyorlar? Türk devleti
aylardır Kerkük-Musul seferinden söz ediyor, Güney Kürdistan’da Kürdlere
devlet kurdurtmayacaklarını, bunu savaş nedeni sayacaklarını ve oraya
saldıracaklarını bar bar bağırıyorlar. Peki neredesiniz, bu da savaş
tehlikesi değil mi? Neden buna karşı da harekete geçmiyorsunuz? Burada
tabi Türk Genelkurmayı’nı karşısına almak sözkonusu!
Özetle bizim de kanımız o ki, bazı Türk ve Kürd çevreleri, birçok
konuda, özellikle Kürd politikalarında Genelkurmay’a selam çakıyorlar!
Bunun son acı bir örneğini de seçim politikasında yaşadık.
3 Kasım 2002 Seçimlerinde „Türkiyelileşme“ Kazandı, Kürdler Meclis
Dışında Kaldı!
Derin devlet, 03 Kasım 2002 Milletvekili Genel Seçimi’nde Kürd yasal
muhalefetinin TBMM’ye taşınmasına karşıydı. Bu apaçık ortadaydı. Ama
bunu aşmanın olanakları vardı. Eğer HADEP-DEHAP Kürd yurtsever ve
demokratlarının tümünü kapsayan geniş bir ittifakı esas alsaydı, böylesi
geniş bir ittifakı sağlayarak Türk demokratları ve liberalleriyle bir
seçim ortaklığı kursaydı, sonuç değişik olabilirdi, Genelkurmay’ın oyunu
bozulabilirdi. Sürenin kısalığı nedeniyle var olan sorunlar
aşılamıyorduysa, pekala bağımsız adaylar gösterme yoluna gidilebilirdi.
Ki bu yöntem de öneri olarak diğer sağduyulu Kürd çevreleri tarafından
Hadep’e götürüldü. Ancak bu olanakta kullanılmadı. Adeta bile bile, Kürd
yurdsever potansiyeli marjinalizme mahkum edildi ve Kürd halkı, birincil
derecede sorunu olmayan politik sloganların çığırtkanları durumuna
düşürüldü. Çok ilginçtir, bu seçimlerde, politikada fazla bir etkileri
ve değerleri olmayan birkaç küçük parti dışında, bir köşe yazarının
„neo-peronist bir çıkış“ diye adlandırdığı, aslında bu seçimle
varlığını, haciz altında bulunduğu ABD’ye ve diğer uluslararası
sermayeye duyurmak isteyen, bize göre biraz da Berlosconi’ye özenen
medya patronu Cem Uzan’ın Genç Partisi’yle birlikte anti-IMF politika
Hadepçilerimizin nasibi oldu!!! Yine yer yer AB ve AB üyeliği karşıtı
politikaların taşıyıcısı da oldular!
Sormak gerekir. Kürd halkının birincil sorunu IMF’yle midir, AB’yle
midir? IMF ve AB mi, Kürd halkının varlığını inkar ediyorlar? Onlar mı
çocuklarımıza Kürdçe adlar koymamızı yasaklıyorlar? Onlar mı Özel
Kuvvetleriyle, Düzenli Kuvvetleriyle, Jitemiyle, Polisiyle, MIT’iyle,
itiyle ülkemizi baştan başa işgal etmişler? Onlar mı Silopi’de iki
yurtseveri, Serdar Tanış ve Ebubekir Deniz’i adeta „buharlaştırdılar“?
Onlar mı dünyanın hiçbir yerinde görülmemiş bir vahşet olan açlık
grevcileri katliamını gerçekleştirdiler? Hayır. Bütün bunları, Türk
devlet yapısını çok iyi tanıdığına inandığım yazar Yalçın Küçük’ün
deyişiyle „devletin müfrit çekirdeği konumundaki kuvvet“ (Sırlar, sf.
207) yapıyor. Müfrit Arapça kökenli bir sözcüktür, aşırı, oransız
anlamına geliyor. Kullanıldığı anlamıyla açıklarsak, devletin içindeki
sınırsız güce ve yetkilere sahip olan odaklar diyebiliriz. Yalçın Küçük
direkt açıklamıyor, açıklamak istemiyor, o noktaya gelince O’nu aşırı
bir „pürdikkat“ sarıyor, ama biz belirtelim „müfrit çekirdeğin“ de daha
merkezinde ve daha da „sınırsız güce“ sahip olan Türk Genelkurmayı’dır.
Politikalar bu „müfrit çekirdek“ konumundaki güce yönelmedikçe, selam
çakılmış konuma düşülür.
Bu bağlamda bazı değerlendirmeleri ve düşünceleri anlamak oldukça
zordur. Örneğin 03 Kasım 2002 seçim akşamı, Medya TV’de Sêla Sor özel
seçim programına katılan Av. Zübeyir Aydar, seçim sonuçlarıyla ilgili
dikkatimizi çeken iki görüş belirtti. Genelkurmay’ın seçimden iki ay
kadar önce bir araştırma yaptırdığını ve o araştırmanın sonuçlarına
göre, Hadep’in oylarının % 10 barajının kesin altında kalacağının
saptandığını söyledi. Bu bilgiyi, Genelkurmay’ın o akşam ortaya çıkan
Dehap oy sonucunu adeta önceden belirlediği tarzında yorumladı. Yani ne
yapılsaydı da, Dehap’ın sandıktan çıkmasını engelleyeceklerdi, demek
istedi. Ikinci konu, Dehap oylarının devletten parti yardımı almaya hak
kazandıracak % 7 oranının altında kalmasına da özellikle çok şaşırdığını
belirtti. Belli bölgelerdeki oy oranlarıyla ilgili yorum yaptı. Dehap’ın
aslında oylarını artırdığını vurguladı ve Dehap’ın % 7’nin altında
kalmasının doğal bir sonuç olmadığını belirterek bu konuda da dolaylı
olarak müdahalelerin olmuş olabileceğini ima etti.
Av. Z. Aydar, KNK’nin sözcülerindendir. Herhalde bilinen siyasi çevrede,
oluşturulan politikalarla ilgili söz ulaştırma ve söyleme olanakları
olan biridir. O zaman insan sormadan edemiyor: Peki öyleyse niçin
böylesi bir seçim politikası güdüldü?
Genelkurmay’ın hesaplarıyla ilgili kendisinin seçim sonuçları ortaya
çıktıktan sonra söylediklerini, başka Kürd politikacıları ve aydınları
seçimden çok önce dile getirdiler ve Hadep’e de bu yönde uyarı ve
önerilerde bulundular. Ama Hadepliler bu görüşlere kulaklarını
tıkadılar. Çünkü karar zaten verilmişti: „Genelkurmay’ın seçimden iki ay
kadar önce bir araştırma yaptırıp Hadep’in oylarının % 10 barajının
kesin altında kalacağını saptadığı seçimlere parti olarak
katılınacaktı!“ karar buydu! Acaba bu durum, Genelkurmay’ın
politikalarına „selam çakmak“ anlamına gelmez mi? Bile bile lades
olmuyor mu? Sorunun cevabını ve yorumu okuyucularımıza bırakalım. Umarız
Hadep yöneticileri soruna bu bağlamda da cevaplar ararlar!
Bizim gözlemimiz o ki, Kürd yurtseverleri bazı siyasi anaforaları artık
his etmeye başlıyorlar, kavrıyorlar ve yavaş yavaş „danışıklı dövüş“e
karşı seslerini yükseltiyorlar. Bu sevindirici bir gelişme. Ancak çürüme
daha fazla yaygınlaşmadan, bu süreci hızlandırmak gerekir. Kürdlüğün
sermayesi olan yüzbinlerce yurtseverin temiz duygularını, emeğini ve
acılarını, Türk Genelkurmayı’nın planlarıyla çakışan, onların hoşuna
giden politikalara kurban ettirmemeliyiz!
Yurtsever hareketi büyük ölçüde etkisi altında bulunduran bir örgütün,
düşünce ve politika düzeyinde Türk devletinin müfrit çekirdeğinin etkisi
altına girmesi nasıl oldu? Bu sorunun cevabını 1998 yılından bu yanaki
gelişmeleri biraz dikkatlice izleyenler biliyorlar. Peki bu gelişmelerde
Türk aydının rolü ne olmuştur? Doç. Yalçın Küçük, İmrali discours’unun
düşünsel hazırlayıcılarından olduğunu belirterek bu role belli
düzeylerde açıklık getiriyor.*
Türk Devleti Ve Türk Aydınları
Türk aydınlarının ezici çoğunluğunun Kürd sorunuyla ilgili görüşleri,
malesef devletin resmi politikasının çerçevesini aşmıyor. Bu konuyla
ilgili ayrıntılara girmeye gerek yok. Özellikle Sayın İsmail Beşikçi
Hoca’nın üniversiteler, Türk basını ve sanat-edebiyat-kültür alanında
çalışan Türk aydınlarının tavırlarıyla ilgili dikkat çekici analizleri
var. Sayın Beşikçi’nin çalışmalarında da saptanabileceği gibi, Türk
aydının Kürd sorununda ancak devleti kadar düşünebildiği, devletin
belirlediği sınırları aşmadığı, sansür ve baskının yanı sıra
içselleştirilmiş bir otosansürün de –ki bu sansürden daha tehlikelidir-
hüküm sürdüğü belirlemelerini yapabiliriz.
Türkiye’deki sisteme tümüyle eleştirel yaklaşan, devlet ve toplum
yapısını demokrasi ve sivil toplum ölçütlerine göre köklü bir reddiyeye
tabi tutan çok az sayıda Türk aydını, bilimcisi, yazar-çizeri var. Bu
bağlamda, Kürd halkının özgürlük mücadelesine yaklaşım ayırd edici bir
özelliğe sahiptir.
Kürd halkının varlığını kabul etmek, bu halkın üzerinde yüzyıllarca
yaşadığı ve tüm sürgün ve baskılara rağmen hala orada yaşamaya devam
ettiği bir ülkesinin olduğunu, bu ülkenin adının Kürdistan olduğu, bu
halkın özgürlüğü ve toplumsal gelişimi önüne örülmüş her türden
bendlerin yıkılması ve onların toprakları üzerinde kendi gelecekleriyle
ilgili kendilerinin özgürce karar vermeleri gerektiğini amasız, fakatsız
içtenlikle savunmak gerekir. Ancak böylesi bir tavır, gerçek demokratik
bir tavır olarak adlandırılabilir.
Vurguyu gerçek kelimesi üzerine yaparak tekrar belirtelim, gerçek
demokrat bir tavrın gerekliliği Kürd halkının ve Türkiye’de yaşayan
azınlıkların „farklılık ve ayrılık hakkını“ tereddütsüz savunmaktır.
Mihenk taşı budur. Biz sorunlara elbette siyah beyaz karşıtlığı
katılığıyla yaklaşmıyoruz. En küçük değişikliği bile dikkate alıyor,
değer veriyoruz. Ancak evrensel demokratik ölçütlere dayanan bir
çerçevenizin olması gerekir. Değilse Kürdçe özel dil kurslarına sınırlı
izin verildiğinde bunu „devrim“ olarak ilan etme yanlışlığına
düşebilirsiniz.
Düşünün ki, normalinde demokratik bir ülkede herhangi bir dilde özel
kurs açmak olayıyla devletin hiçbir ilgisi yok. Tamamen ihtiyaç ve sunu
olayına bağlı bir durumdur. Pekala 15-20 insan özel ya da resmi ilgili
bir kuruma başvurup herhangi bir dilde özel kurs isteğinde bulunabilir.
Ve o kurum devlete falan hiç sormadan kendi işletmecilik kurallarını
esas alarak, karlılık ve yararlılık durumunu değerlendirerek kararını
verir. Oysa Türkiye’de Kürdçe özel bir kurs bile devletin (Milli Eğitim
Bakanlığı’nın) izin ve onayına bağlı, ki bu da bir kaç ay kadar önce
yasaktı ve halen uygulamaya geçilmiş de değil. Bu küçücük örnek bile
Türkiye’deki sistem ile demokrasinin birbirine ne kadar yabancı olduğunu
göstermeye yeter. Şimdi düşünün kendisine aydınım diyen bir insan bu
sistemi kabullenebiliyor? Bu sisteme başkaldırmıyor? Burada
demokratlığın zerresinden söz edebilir misiniz?
Kemalist ve Solcu Türk Aydınlarına Prototip Örnekler: Doğu Perinçek ve
Yalçın Küçük
Anti-demokratik sisteme karşı tamamen suskun davranıp onu
kabullenenlerin konumu açıktır. Bunlar resmi ideoloji „aydın“larıdır.
Bunların Kürd ulusal mücadelesini ve Türkiye demokratik hareketini
etkileme ve manipüle etme olanakları yok denecek kadar az. Bu konuda
tehlike sol ve demokratik görünen, hatta içlerinden bazıları sisteme
belli düzeylerde eleştirel yaklaşan Türk aydınlarından geliyor.
Kemalist ve solcu Türk aydınlarına prototip örnekler olarak İlhan
Selçuk, Mümtaz Soysal, Mahir Kaynak, Doğu Perinçek ve Yalçın Küçük gibi
gazeteci ve yazarları örnek gösterebiliriz.
İlhan Selçuk ve Mümtaz Soysal gibileri hala bir ekol olarak belli Türk
aydınları üzerinde düşünsel bir etkiye sahiptirler. Ancak bunlar Kürd
hareketi nezdinde teşhir olmuş kişilerdir. Kürd yurdseverlerinin gözünde
bunlar da sistemin birer parçalarıdır. Kendilerince 1923 Kemalist
cumhuriyetin tanımlarını yeniden canlandırmaya çalışıyorlar ve 12 Mart
1971 döneminde ordu içinde son kalıntıları da temizlenen Madanoğlu ve
benzeri odakların Kemalist cuntacılığı nostaljisiyle yaşıyorlar. Siyasi
cinsleri tükenmeye yüz tutmuş bir ekol diyebiliriz.
Doğu Perinçek ve Yalçın Küçük de bizce bir başka ekolu oluşturuyorlar.
Konumları arasında belli farklılıklar olmakla birlikte, aralarında
benzerlikler fazladır. Bu iki yazar ve politikacının hem Kürd ulusal
hareketi, hem Türkiye demokrasi hareketi üzerinde düşünsel ve politik
etkileri söz konusu. Etkileri seksenli ve doksanlı yıllarda daha çok
oldu, bugün de dolaylı bir etkileşimden söz edebiliriz. Yalçın Küçük,
üstelik İmralı konseptinin fikir hazırlayıcılarından olduğunu söylüyor
ki, bu görüşünde haksız da değil.
Bu iki insanın Kürd hareketine, daha doğrusu PKK’ya ne zaman ve nasıl
musallat olduklarını kısaca hatırlamaya çalışalım. Bunların ilişkiyi
birbirinden nasıl devr aldıklarını anımsayalım.
PKK’yla İlişkiler: M. Ali Birand’dan Sonra Perinçek ve Küçük de Bekaa
Yolcusu
Doğu Perinçek ve Yalçın Küçük’ün PKK’yla ilişkiye girmeleri aynı döneme
rastlıyor. Bekaa yoluna yönelmeleri 1989 yılında gerçekleşiyor. Yalçın
Küçük ağustosta, Perinçek de eylül ayında Apo’yla görüşüyor. Y. Küçük’ün
röportajının ilk bölümü çıkardığı Toplumsal Kurtuluş dergisinin Eylül
1989 25. sayısında yayınlandı. Perinçek de 15 Ekim 1989 tarihli 2000’e
Doğru’nun 42. sayısında röportajı yayınlamaya başladı ve 46. sayıda 5
bölüm halinde tamamladı. Öcalan’a konuşmalarla Kürd hareketinde bazı
gelişmeler dikkat çekici bir tesdüfle aynı zaman diliminde
gerçekleşiyor.
1989 yılında Kürd hareketi bakımından iki önemli olay söz konusu.
Paris’te 14-15 Ekim 1989 tarihinde Kürt Enstitüsü „Uluslararası Kürt
Konferansı’nı topladı. Yararlı ve etkili bir faaliyetti. SHP üyesi yedi
Kürt milletvekilinin bu Konferansa katılması ardından partiden ihraç
edilmeleri, Kürdistan’da legal düzeyde bir ayrışmayı beraberinde
getirdi. Dokuz ay sonra HEP kuruldu. Özetle uluslararası düzeyde ses
getiren bir Kürt Konferansı düzenlenmişti ve Kürd profilli legal
hareketin doğumu gerçekleşmişti.
Doğu Perinçek’in, hemen Konferans sonrasında (22 Ekim 1989 tarih ve 43
sayılı) 2000’e Doğru dergisinde çıkan „Paris Kürt Konferansı“ adlı
başyazısında dile getirdiği görüşler, O’nun bir misyonla orda olduğunu,
Batılı dünyanın Kürd sorununa desteğini, Batılıların „Kürt Tanzimatı’nı
pişirme“ olarak ilan edip hilekar sol bir jargonla kafalarda soru
işaretleri yaratmak amacını taşıdığı iyi anlaşılıyor. Perinçek’in hem
Konferans’ta hem yayınlarında kopardığı yaygara, „Batılılar Sevr’ı
hortlatıyor“ türündendi, ki Türk devletinin ve devletçi medyanın tepkisi
de aynı yönde olmuştu. Güya Konferans, „Batı’nın ve Türk-Kürt
işbirlikçilerinin çözümü“nü üretiyormuş! İki yıl sonra Stockholm’da
yapılan Kürt Konferansı’na aynı biçimde saldırmıştı. Bu kez dergisinin
kapağı bir bavul üzerinde marka cinsinden Paris, Bonn, Stockholm, Batı
Avrupa başkentlerinin adları yazılıydı. Vermek istediği mesajı aynıydı:
Batılılar Sevr’ı hortlatıyor. (22.12.1991, Sayı 43)
Abdullah Öcalan’la yapılan röportajı, yöneltilen soruları yeniden
inceleyiniz, Perinçek’in nasıl bir amaç güttüğünü orda da açıkça
göreceksiniz. Öcalan’ı çok bilinçli anti-amerikancı, anti-avrupacı bir
düzlemde bağlayıcı ifadeler kullanmaya yönlendiriyor ve başarılı da
oluyor. (Bkz. Abdullah Öcalan’la Görüşme, Sayfa 67-80, Kaynak Yayınları,
1990)
Perinçek’in bir sorusunu ve Öcalan’ın da bir cevabını aktarıyorum.
Perinçek, Öcalan’ın cevabını bölümün spotu olarak veriyor.
„PERİNÇEK: Size karşı başka suçlamalar da var: „Yeni bir Sevr yaratmak
istiyorlar“ gibi. Buna ne diyeceksiniz?
.........
ÖCALAN: ...... Amerika’nın çözümü nedir? Toplantılar geliştiriyorlar. Bu
toplantılar nerede, hangi metropollerde yapılıyor ve kimler katılıyor?
Bunların ilişkileri kimlerdir? ...... Kürt işbirlikçilerini yedeğe almak
istiyorlar. Bunların çözümü, ABD’nin ve Avrupa’nın yardımıyla Sevr’e
benzeyen bir çözümdür. ....“
Perinçek’in kendi amaçları itibariyle başarılı bir yayıncılıkla spota
çıkardığı yanıtlardan başka bir bölüm:
„Amerika bana bütün ‚gücümle yanındayım’ dese, ‚gölge etme başka ihsan
istemem’ diyeceğim. ... Amerika gelsin bizden yardım alsın. Eğer
özgürlük mücadelesi olacaksa, Amerika’da bazıları insan haklarını
savunacaklarsa –örneğin zenciler, açlar, yoksullar- onlar gelsinler
bizden yardım alsınlar.“
Harika! Perinçek hedefini doksandan vurmuştur. Misyonunu hakkıyla yerine
getirmiştir. Özgürlük ve eşit haklar mücadelesi veren Kürd halkının
büyük bir partisinin liderini, dünyanın köklü değişim sancıları yaşadığı
hassas bir zaman kesitinde uluslararası siyasetin etkili merkezleriyle
karşı karşıya getirmeyi başarmıştır. Bizce Diyap Ağa’dan Lozan’a yeniden
telgraf çektirmiş ve Şeyh Mahmud Berzenci’ye İngiliz subayını yeniden
kovdurmuş, Bay Perinçek!
Elbet Öcalan’ın Perinçek’e söylediği bu türden ifadeleri ilk değildi.
Yalçın Küçük’le yaptığı röportajda ve başka yazılarında da benzer
görüşleri dile getirmişti. Ancak bir de Perinçek O’na bu görüşleri
tekrarlattırıyor. İster Güneri Civaoğlu’yla, M.Ali Birand’la olsun,
ister Yalçın Küçük ve Doğu Perinçek’le olsun yapılan bu röportajlar, bu
röportajlarda verilen veya başarılı bir misyoner gazetecilikle koparılan
mesajlar önemlidir. Özenle „kayda geçmiştir“.
Doğu Perinçek ve derginin yazıişleri sorumlu müdürü Tunca Arslan
hakkında İstanbul 2 nolu DGM’de dava açılmış ve sonuçta „Açıklanan
deliller ve gerekçeye dayanarak sanıkları üzerlerine atılı suçları
işledikleri hakkında ve suç kastını gösterir deliller ele
geçirilemediğinden ayrı ayrı BERAATLERİNE“ diye karar verilmiş. Bir de
cezalandırsaydılar, bari! Adam devletine hizmet etmiş, başkasının kolay
kolay beceremeyeceği misyonerlik görevi yapmış!
Perinçek bununla da kalmıyor tabi. Bu kez gözünü, kitleler halinde
SHP’den istifa eden ve yeni kurulan HEP’te yer alan Kürd yurdseverlerine
dikiyor. Ya da birileri O’nu bu kez bu alana yöneltiyor. Öyle ya bu
hareketin de boş bırakılmaması gerekir! 2000’e Doğru’nun kapağında
yayınlanan Öcalan’la Bekaa Kampı’nda çekilmiş resimlerinin yarattığı
rüzgarı da arkasına alarak Botan hattında toplantılar düzenliyordu.
Nusaybin’de, Cizre’de, Şırnak’ta. Kürdleri o zamanki partisi SP’de
örgütlemeye çalışıyordu. Bu fazla tutmadı. 1991 Ekim Milletvekili Genel
Seçimleri’nde HEP’le partisi SP adı altında ittifak yapmaya çaba
gösterdi. Bekaa’dan destek arayışına girdi. Ama HEP’in sosyal profilini
Perinçek’in kulübeciğine yerleştirmek mümkün olmadı, SHP devreye girdi
veya sokuldu. Bunun için de Erdal İnönü’nün siyasi hatıralarını yazdığı
kitabını okumak gerekir. O kitapta neden o ittifakı yaptıklarını
yazıyor. Amaç, mümkün mertebe HEP kütlesinin etnik düzeyde
siyasallaşmasını önlemek! Yemin olayından sonra milletvekillerin SHP’den
istifa edip HEP’e yeniden geçmesiyle, yani Kürd milletvekillerinin
HEP’le siyasal planda Kürd kimliğine yönelmesiyle zaten bu partiyi
sonuçta kapattılar. Bu kez DEP kuruldu. Herhangi bir boşluk doğmadı.
Perinçek Kürdleri SP’de toplamayı başaramayınca 1991 seçimlerinden sonra
yavaş yavaş Kürd sahasından çekildi. 1992’lerden itibaren Perinçek ve
arkadaşları artık Kürd sahasında çok az görünüyorlardı. O arada bir
başka kişi öne çıkmaya başladı: Yalçın Küçük.
Seksenli Yıllarda Radikal Solcuları Toparlamaya Çalışan Yalçın Küçük’ten
PKK’yle İlişkilere
Yalçın Küçük, seksenli yılların yarısından itibaren, 12 Eylül 1980
darbesinden yakasını kurtarabilen, çoğu geçmişte radikal sol gruplarda
çalışmış insanları etrafında toplamaya, alternatif radikal bir sol
hareket örgütlemeye çalıştı. Bu amaçla çeşitli dergiler çıkardı.
Sahipliğini Bilgesu Erenus’un, ilk sayılarda „Yayın Danışma Kurulu
Başkanlığı’nı da kendisinin yaptığı Haziran 1987 yılında yayına başlayan
Toplumsal Kurtuluş dergisiyle bir politik odak yaratmaya çaba gösterdi.
O dönemde amaçlarına uygun başarılı muhalif bir yayıncılık yaptılar.
Dergide Beşikçi, Okçuoğlu, Ali Fırat ve benzeri Kürd muhaliflerin
görüşlerine de verdiler. Ancak politik ve örgütsel bir güce ve oluşuma
varamadı, Toplumsal Kurtuluş ve Yalçın Küçük.
Doksanlı yılların ilk yarısında yurtdışına çıkmaya karar verdi.
Türkiye’nin yaşanılır bir ülke olmaktan çıktığını söyledi ve geçici
olarak vatanını terk edeceğini belirterek gidip Paris’e yerleşti. Bekaa
ve Paris arasında mekik dokumaya başladı. 1998 Yılında henüz Öcalan
Suriye’yi terk etmeden önce kendisi Türkiye’ye geri dönmeye karar verdi.
Hatırlayabildiğimiz kadarıyla İpsala kapısından içeri girerken
yakalandı. Haymana Cezaevi’nde bir süre hapis yattıktan sonra serbest
kaldı. Son olarak, Sırlar ve Şebeke adıyla iki yeni kitabı daha
yayınlandı. Bu kitaplarda hangi şebekeye karşı mücadele ettiğini
öğreniyoruz ve bazı sırlarını okuyoruz.
Abdullah Öcalan’ın yakalanması sürecinde Yalçın Küçük’ün rolü de bazen
direkt, bazen satır aralarında tartışıldı. Kendisi yurtdışına çıktığı
sıralarda, Türkiye’nin Suriye Şam Elçiliğine bir tanışının/akrabasının
-hafızamız bizi yanıltmıyorsa dünürünün- atandığı yazıldı. Yine
hafızamız bizi yanıltmıyorsa, bu yöndeki sert eleştiriler Özgür
Politika’nın bir Kürd yazarı (Y. K.) tarafindan dile getirildi. Kendisi
de Şebeke adlı kitabında bazı Kürd Şefleri’nin abartılı eleştirilerinden
yakınıyor. Bununla bizim bilgimizi doğruluyor.
Yalçın Küçük, kitabında kendisini İmralı discours’nun düşünsel
hazırlayıcısı olarak ilan edince, ki bu görüşünde haklıdır, o zaman
bizde de O’nun rolüyle ilgili dayanılmaz bir merak başladı. Bu merak
bizi O’nu araştırmaya, anlamaya yöneltti.
Yalçın Küçük’le ilgili okuyucuya aktaracağımız görüşlerimiz üç
kitabından edindiğimiz bilgilerin bir sentezidir denilebilir. Kitaplar:
Kürtler Üzerine Tezler, Sırlar ve Şebeke’dir.
Görüşlerimizi birkaç noktada toparlayarak okuyucuya sunalım:
- Yalçın Küçük, anti-amerikancı, anti-İsrail, anti-Yahudi,
anti-Sabetayist, anti-İngiliz ve anti-avrupacı biridir. Bu çerçevede
Doğu Perinçek’le aynı düşünsel ve siyasal çizgidedirler. Bu
anticiliklerin hangileri ideolojik-düşünsel yapılarından, hangileri
siyasi ya da başka tür misyonlarından kaynaklanıyor kestiremiyoruz. Bunu
zaman gösterecek. Örneğin AB Türkiye Temsilcisi Bayan Fogg’un telefon
konuşmaları protokolleri Doğu Perinçek’in eline nasıl geçmiştir? Bu
ciddi bir sorudur.
- Yalçın Küçük ve Doğu Perinçek, ikisi de Kemalisttirler. Kemalizmin
düşünsel ve politik restorasyonunun özlemini duyuyorlar. Amerika’nin,
Türkiye’deki Amerikancıların ve Sabetayistlerin Kemalizmin içini
boşalttığını savunuyorlar ve Kemalizmin „anti-emperyalist ulusal
kurtuluşçu“ öze kavuşması gerektiği hayalciliğini yaşıyorlar. Güya
„Kemalist cumhuriyet kendi tanımlarını terk etmiş“. (Sırlar, sf. 207)
Bütün musibetler de tabi burdan kaynaklanıyor, herhalde!
- Yalçın Küçük ve Doğu Perinçek, Türkiye’de demokratikleşmenin önünde
asıl engel olan orduya dokunmuyorlar. Yalçın Küçük „devletin ‚müfrit
çekirdeği’ konumundaki gizli kuvvetler“den söz ediyor, ancak bu gücün
kimler olduğunu söylemiyor, ordunun adını ağzına almıyor. Oysa ordunun
ana çekirdeğini oluşturduğu oligarşik kast geriletilmeden, Türkiye’de
hiçbir sorunun köklü olarak çözülemeyeceğini her Türk aydını ve
politikacısı bilmek zorundadır. Yalçın Küçük bunu bilecek kadar Türk
devlet yapısını iyi tanıyor. Ama oraya hiç yanaşmıyor. Kuvayi milliyeye
dokunmak Yalçın Küçük gibi bir Türk yurdseverine yakışmaz. Yalçın
Küçük’ün „eylülizm ve eylülistler“ ve benzeri eleştirileri de ya
geçmişte kaldı ya da Antiamerikancılığının dönemsel bir jargonuydu.
Kitaplarından çıkardığım sonuç bana ikinci ihtimalin olmasının daha
mantıklı olacağını gösteriyor.
- Türkiye’deki değişimci güçlere, Amerikancıdırlar, batıcıdırlar, Yahudi
lobisinin uzantılarıdırlar diye karşı çıkıyorlar. „İkinci
Cumhuriyetçilere“, sistem eleştiricisi gazetecilere, yazar ve çizerlere
Amerikan dolarlarıyla beslenenler diye saldırıyorlar. Emin Çölaşan’a
belli yerlerden iletilen listelerdeki isimleri aynen Çölaşan gibi teşhir
ediyorlar. Altan kardeşlere, Orhan Pamuk’a, Nadire Matar’a, Recep
Maraşlı’ya, Ragip Duran’a, Işık Yurtçu’ya ve daha onlarca başka insana
saldırıyorlar. Onların bu tavrı statukoculara destek anlamına gelir.
- Kürd halkının devlet kurma isteğini Amerikan ve İsrail’in planı olarak
tanımlıyorlar ve karşı çıkıyorlar. Yalçın Küçük, 1990 yılında da bu yıl
da aynı görüşleri ileri sürüyor. Amerika ve İsrail’in bir „Büyük
Kürdistan“ projesinin olduğunu belirterek karşı çıkıyorlar.
Bu tavırlarıyla Kürt ulusal mücadelesine karşıt bir konuma giriyorlar,
ki Genelkurmay’ın da politikası bu yöndedir.
- Ortadoğu’da mevcut statukonun devamından yanadırlar. Perinçek zaten
Bağdat seferleriyle bu işi, düşüncenin ötesinde bir aksiyon olarak aleni
yaptı ve hala yapıyor. Yalçın Küçük’ün de tavrı aynıdır. 25 Yıldır
Amerika’nın ve İsrail’in „Büyük Kürdistan“ planlarına karşı çıkarak
statuko bekçiliğinde kusur etmemiştir.
- Yalçın Küçük’ün PKK’yla ilişkilerinin amacı, eğer havale edilmiş bir
misyonerlik değilse bile, bu partiyi belli düşünceler doğrultusunda
etkilemek olmuştur. Bunu da birkaç noktada toparlayabiliriz.
PKK’yi sol radikal bir çizgide tutarak, bu noktada etnik planda
siyasallaşmasını ve olgunlaşmasını sekteye uğratmak, önlemek.
PKK’yi siyasal olarak hiçbir geleceği olmayan
İran-Suriye-Libya-Ortadoğu’daki radikal örgütler ittifakı içinde tutmak.
PKK’yi anti-Amerikancı, anti-israilci, anti-batıcı konumda perçinlemek.
PKK’yi Güney Kürdistan’daki devletleşme süreciyle çatışmalı duruma
sokmak ve o durumun sürmesini sağlamak.
Radikaller-pasifistler ayrıştırması ve vuruşturması taktiğiyle, PKK’yle
diğer Kürd örgütleri arasındaki yakınlaşmaları engellemek.
Ortadoğu federasyonu projesiyle PKK’yı Kürd ve Kürdistan örgütü
profilinden ve ulusal demokratik mücadele hedeflerinden uzaklaştırmak.
PKK’nin 8. Kongresi’nde KADEK adını alması ve bir Ortadoğu örgütü haline
gelmek istemesini, bu kararları okuyucuya hatırlatmak isteriz.
PKK’nın daha çok Kürdistanlılaşmasını önlemek ve onu Türkiyelileştirmek!
Bu nokta zaten yazımızın bir bütün olarak konusunu oluşturuyor ve
gelişmeler de okuyucular tarafından izleniyor.
Bekaa’yı etkileyerek Kürdistan ve Türkiye’deki Kürd profilli legal
mücadeleyi ve örgütlenmeyi de manipüle etmek.
Ve son nokta olarak, Yalçın Küçük’ün kendi deyişiyle, İmralı
discours’unun düşünsel hazırlayıcılığını yapmak. Bu alanda da elhak
başarılı olmuştur.
Sonuç olarak diyebiliriz ki, Yalçın Küçük, Türk devletinin „müfrit
çekirdeği“ konumundaki Genelkurmay hesapları doğrultusunda PKK
sahasında, dolayısıyla Kürd ulusal hareketinde düşünsel ve politik
alanda çok etkili bir „Türk Lavrence“ rolünü ifa etmiştir. Detaylar ve
detayların açığa çıkması, artık siyasal tarihin bir konusudur ve tabii
PKK’nın yazılı ve „sözlü“ arşivlerinin masanın üzerine yatırılmasına
bağlıdır.
***
Bu noktaları daha da çoğaltmak mümkün. Burada yazımızın bu bölümüne bir
nokta koyalım ve gelecek bölümde İmralı discours’unu okuyucularla
birlikte inceleyelim.
Abdullah Öcalan, Rafet Ballı’yla yaptığı röportajda şöyle diyor:
„........ PKK’ya da ... bazı dayatmaların olduğunu biliyorum. `Silahtan
el çekin. Tamamen gelin Türkiye demokrasisi sınırları dahilinde hareket
edin. Gelin bir Kürt TKP’si de siz olun´ deniyor. Bu konuda bazı ahmak
PKK’lılar, bazı hain PKK’lılar çıktı, çıkıyor. Bütün bunların rejim
tarafından desteklendiğini de biliyorum“ (ag kitap 1. Baskı, Sayfa 248)*
Öyle anlaşılıyor ki, şimdi artık „bir Kürt TKP’si“ olmalarına da müsaade
etmiyorlar. O nedenle mutlaka ve mutlaka Türkiyelileşmeleri gerekir,
„Türkiye partisi“ kurmak gerekir. Öbür türlere izin yok. Ya da
Ortadoğu’yu demokratikleştirmeyi hedef alan, iktidar amacı olmayan bir
parti olacaksınız.
Bilmem acaba Öcalan şimdi de „gelin bir Kürt TKP’si de siz
olun“diyenlere, bu görüşlere sıcak bakanlara yine „ahmak ve hain
PKK’lılar“ olarak bakıyor mu? Üstelik kendisi Kürt partisi işinden
vazgeçmiş, milleti ille de Türkiye partisi olun diye baskı altında
tutuyorken! Bu sorunun cevabını da Abdullah Öcalan’a ve O’nun İmralı
konseptinin peşinden gözü kapalı gidenlere bırakalım.
Ağlama Hakkı, ÖP, 18.04.2002, Demir Küçükaydin
TÜRKİYELİLEŞMEK“ VE „TÜRKİYELİLEŞTİREMEDİKLER“DEN OLMAK ! [3]
ATATÜRK ÖNCÜLÜĞÜNDE KUVVA-İ MİLLİYE’DEN, ÖCALAN ÖNCÜLÜĞÜNDE KUVVA-İ
DEMOKRASİYE’YE!
İmralı Konsepti: asimilasyona direnen ve kimlik mücadelelerini hala
sürdüren Kürtleri Abdullah Öcalan eliyle „Türkiyelileştirerek“ yeni
kemalist cumhuriyetin „Kuvva-i Demokrasiye“ gücü haline getirmektir!
İmralı konseptini özce tarif ettiğimiz bu altbaşlık, yazımızın bu
bölümünün konusunu oluşturan görüşlerin özetinden ibaret. Bu tarif,
PKK/KADEK Başkanı Abdullah Öcalan’ın savunmalarından ve şimdiye kadarki
yaklaşık dört yıllık pratiklerinden çıkardığımız sonuçlara dayanıyor.
Daha sonraki bölümde önemli bazı alıntıları sizlere sunarak konuyu
kısaca irdeleyeceğiz.
Burada okuyucuya önemli bulduğum bir öneride bulunmak istiyorum. Her
Kürd politikacısı ve aydını, A. Öcalan’ın Savunmaları’nı önem vererek
dikkatlice okumalıdır. Savunmalar 1-2-3, „Kürt sorununa demokratik çözüm
manifestosu„ adı altında Weşanên Serxwebûn yayınları arasında çıkmış.
Kürd yurdseverleri, savunmaları okuduğunda, A. Öcalan’ın, etki
alanındaki Kürd güçlerini hangi limanlara çekmek istediğini hemen fark
edecekler, buna inanıyorum. Bana göre bu savunmalar, kesinlikle A.
Öcalan’ın Kürdlük meşrebinde siyasi ve düşünsel olarak ipini çekebilecek
„cellatlar“ niteliğindedir. Diğer bir deyişle, Öcalan bu savunmalarıyla
Kürdler nezdinde siyasi mahkumiyetine kolayca karar vermeye yarayan
görüşleri yazmış veya kendisine sunulmuş olanları imzalamıştır.
Burada bir hatırlatmada bulunmak istiyoruz. Bu makalede yazdığımız
görüşlerle ne A. Öcalan’ı ne de başkasını aşağılama gibi bir amacımız
yok. Bu bir eleştirel inceleme yazısıdır. Aşağılama, ciddi düşünsel ve
politik tartışma yapmak isteyenlerin metodu değildir. Bundan özenle
kaçınmaya çalışacağız. Fikirler öne çıkmalı ve muhataplarına ulaşmalı.
Yine biz, PKK’ye ve başkanına yurtsever duygularla bağlanan, özellikle
silahlı mücadele döneminde yüksek umutlarla, büyük acılara da katlanarak
gerilla hareketine destek veren, kızlarını, oğullarını, eşlerini bu
mücadeleye gönderen insanların durumlarını ve duygularını çok iyi
anlıyoruz. Bizim eleştiri ve değerlendirmelerimiz, bu mücadeleye Kürd
yurtseverlik duygularıyla omuz veren, katkıda bulunan insanlarımızı
incitme amacını asla taşımıyor. Halen Kadek saflarında bulunan veya
onlara sempati duyan insanlarımız böylesi yanlış düşünme biçimlerinden
kurtulmalıdırlar. Yine bir yerlere sadece duygulara dayalı olarak
bağlanmakta doğru bir davranış değildir. Bu eleştiri ve
değerlendirmelerimizi, yurtsever insanlara saldırı olarak göstermeye
çalışanların tutumu da doğru değildir, olayı böyle terz yüz edenler
samimi değildirler, ard niyetlidirler. Bunu, Kadek çevresindeki bazı
rantçı kalemler ve rantçı medya çalışanları bilerek yapıyorlar.
Amaçları, İmralı konseptiyle ilgili objektif bir tartışmayı engellemek
ve bu görüşlerin Kürd ulusal hareketine verdiği ve bundan sonra da
verebileceği zararların bilince çıkmasını, anlaşılmasını önlemektir.
Gayet açık belirtelim: Biz İmralı Konsepti’ni tüm detaylarıyla incelemek
ve tartışmak istiyoruz. Çünkü bizce günümüzde Kuzey Kürdistan ulusal
hareketinin berraklaştırması gereken en önemli konsept, İmralı
Discours’udur. Bu konseptle, Kürdleri temel ulusal haklar ve kimlik
mücadelesinde bozulmaya uğratma, ileriye yürüyüşlerinde durdurma ve
geriye düşürme planları yapılıyor. Bu gidişatta A. Öcalan’ın rolü
belirleyicidir.
Yalçın Küçük, kendi bilgilerine göre Sorbon’da Kürdoloji’de tahsil etmiş
bir „Kurdolog“ olarak iki önemli uzman görüşü ileri sürüyor.
„İmrali politikasının realizasyonu sırasında herhangi bir taraftan ciddi
hiçbir güçlük beklenmemelidir, bu ilk görüş oluyor. Diğer taraftan PKK
bugün, önüne koyduğu işler için fazladır; bu nedenle bölünmesi ve
küçülmesini, pozitif değil negatif bir gelişme saymak zorunluluğu var.
Bu nedenle, PKK’nin bütününü hedefte tutmak daha değil tek gerçekçi
olandır.“ (Tekelistan, Sayfa 219)
Kurdolog bilemem ama Pkkelog Yalçın Bey’in her iki belirlemesi de
isabetlidir. Gerçekten şimdiye kadar taraflar birbirlerine herhangi bir
zorluk çıkarmadılar, aksine birbirlerine yardımcı oldular. Öcalan
ateşkes ilan edip gerillanın „Türkiye toprakları“nı terk etme kararını
aldığı zaman, pek silahli çatışma çıkmadı, ne büyük tesadüfse çıkan bazı
çatışmalarda da hep şu İmralı çizgisine muhalif olan gerillalar ve
sorumlular öldürüldüler. Demek ki Türk ordusunun silahları PKK
muhaliflerini bulabiliyor, seçebiliyor ve dört dörtlük yere deviriyor!
Ne bilelim, belki silah teknolojisi ideolojik tercihler yapabilecek
silahlar da üretti! Neyse ama, bu konuyla ilgili isteyenler, canlarını
kurtarabilmiş eski PKKli İmralı muhaliflerinden ve onların internet
sitelerinden daha yakın bilgiler edinebilirler.
Türkiye-AB aday üyelik süreciyle ilgili konuya uzun uzadiye değinmemize
yok. PKK yayınları, Helsinki’de aday üyelik işini, kendileri diplomasi
çalışmalarıyla sağladık diye yazdılar. Kısmen doğrudur. İstanbul’daki
AGİT ve Habitat toplantılarına, ev sahibi ülke olarak Türkiye, Kürd
örgütlerinden PKK periferisindeki bazılarına izin verdi. Böylelikle o
zaman Başkan Clinton’a „Kürdlerin tabii haklarına saygı duydukları“
mesajını ilettiler. Bu birkaç örnek, tarafların birbirinin işini
kolaylaştırıcı paslaşmasıyla ilgili.
Uzatmayalım ve gelelim çok önemli bulduğumuz 3 Kasım 2002 seçimlerine.
Çünkü burada Kürdler açısından büyük bir yenilgi ve mevzi kaybı söz
konusudur. Devletin 3 Kasım 2002 seçimleriyle ilgili politikası
belliydi: Yurtsever Kürdlerin meclise girmelerini önlemek. Olay çok
tazedir. Öyle de oldu. Acaba hala şu seçim işinin (planlı bir yenilgi
olmadığına ve hala „sihirbazın kutudan tavşan çıkarma işi“ olduğuna
inanan dürüst bir Kürd var mı? Varsa, Hadep yöneticileri bağımsız aday
görüşünü ortaya attıklarında, acaba neden -üstelik Medya Tv’den- Osman
Öcalan tarafından azarlandılar? Bu konuyla ilgili iyi düşünsünler ! Bu
soruya verilecek doğru cevap, seçimlerde yurtsever Kürd potansiyelini
heder etmede devletin dolaylı ve dolaysız etkilerini bulmamıza ışık
tutabilir.
Bunları niçin sıraladık? Ortada bizlerin direk gözlemleyemediğimiz
göremediğimiz bir paslaşma var. Devletin –Genelkurmayın- daha
yakalanmadan Öcalan’la sürekli dolaylı diyaloğu varmış. Bunu bizzat
PKKliler kendi televizyonlarında açıkladılar. Öcalan da bizzat
savunmalarında bu konuyu yazıyor. Biz de yazımızda yer yer bu konuya
değineceğiz. Öcalan’ın yakalanmasından sonra ise Genelkurmay ile A.
Öcalan ilişkisi fiziki hale geldi, yüz yüze görüşmeler biçiminde oluyor.
Bunu Öcalan’ın bazı mektuplarında hepimiz okumuşuz. Bu görüşmelerin
çerçevesi ve detayları, acaba bir gün ortaya çıkar mı, bunu bilmiyoruz.
Ancak A. Öcalan’ın duruşunu mercek altına aldığımızda, bu görüşmelerin
Kürd halkının ve yurtsever hareketin pek hayrına olmadığını rahatlıkla
söyleyebiliriz. O nedenle, Kürd hareketi İmralı havalisinden gelen bütün
işaretleri çok iyi irdelemek ve hemen acil tedbirler almak zorundadır.
Şu ana kadarki politikalarıyla Kadek merkezi de kendini İmralı’ya tabi
kılmış durumdadır. Kadek’in tavrı, tutuklu başkanlarına sahip çıkma ve
politik vefa gösterme çerçevesini aşmıştır. İmralı Konseptinin
uygulayıcıları durumundadırlar. Bu saptama şimdiye kadarki politikalarda
kendisini doğruluyor. 3 Kasım Seçim politikası en son örnektir. 3 Kasım
2002’de uygulanan politika, A. Öcalan’ın direktifiyle Kadek yönetimi
tarafından yaşama geçirilmiştir. Bu nedenle, bu merkezlerden Kürd
hareketine taşınan tutum ve tavırlar inceden inceye iyice
irdelenmelidir.
Tecrit Olayı, A. Öcalan’ı Güçlendirme Oyunudur !
Şimdi konuyu son iki güncel olaya getirmek istiyoruz. Biri A. Öcalan’la
ilgili, hemen seçimlerden sonra başlatılan „Tecrite karşı Başkan’ı
sahiplenme kampanyası“, diğeri de Lice ve Hezex (İdil) olayları.
Önce birinci konudan başlayalım ve birkaç belirleme yapıp sorularımızı
yöneltelim.
Öcalan işi, bilindiği gibi devletin bir sorunudur ve bu konuyla ilgili
devlet (Genelkurmay-MGK) politikayı belirler. Hatta direkt Genelkurmay
Başkanlığı işidir. Bunun değiştiğine ilişkin bir bilgi veya gözlem söz
konusu değil.
A. Öcalan, yargılamalar sırasında „Demokratik Cumhuriyete barış ve
kardeşlik temelinde hizmet edeceğine“ (Savunmalar, s. 143) dair söz
vermiştir. Şu „Demokratik Cumhuriyet“in siyasal, hukusal içeriği ve
idari bakımdan ne anlama geldiğini bir yana bırakalım, şu anda olan
devlet ortadadır ve A. Öcalan mevcut devletle işbirliği yapıyor. İmralı
konsepti adım adım uygulanıyor. Bu aşamada Kürd kimlikli/profilli siyasi
ve demokratik kurumlar türkiyelileştiriliyor. İsteyenler bu konuyla
ilgili devletin amaçlarını, Türk İç Güvenlik Raporları ve diğer ulusal
güvenlik belgelerine bakarak öğrenebilirler. En önemli amaç, Kürdlerin
ulusal –etnik kimlikli her türlü gelişmesini durdurmak, geriye
çekmektir. Sanıyorum bu bağlamda Hadep’in dosyası dürüldü. Faili belli
çetelerin, karnına kurşunlar yağdırdığı Hadep Genel Başkanı Murat Bozlak
sessizce Genel Başkanlık görevinden ayrıldı ve siyasetten çekildi. Belki
de olup bitenleri içine sindiremedi. Bundan sonra Türkiye partisi DEHAP
ve Türkiyeli Emek ve Barış Bloku esas alınacak.
Durum böyleyken, yani A. Öcalan ve devletin konsensüsü sürüyorken, bu
konuda kontrol dışına çıkılmış bir durum söz konusu değilken, devlet A.
Öcalan’a neden tecrit uygulasın? Kanallardan biri olarak kullanılan
avukatları neden görüştürmesin? Ama sahneye yansıyan yanıyla böyle
yapılıyor.
Bu konuda isabetli ve gerçekçi bir gözlem yapmak gerek. Siyaset
felsefesini yardıma çağırmalıyız. KADEK’in Türk devletini rahatsız eden
herhangi bir faaliyeti var mı? Duygusal ve tepkici düşünmeye yönelmeden
bu soruya cevap verelim. Düşünülebilir ve denilebilir ki, belli bir Kürd
kitlesini kontrol ediyorlar ve bu durum Türk devletini rahatsız ediyor.
Evet devlet bir korku duyabilir. Kendi amaçları doğrultusunda
örgütlediği, maaşa bağladığı ve silahlandırdığı Kürd korucuları bile
Ankara’yı düşündürüyor. Dünyanın dört bir tarafına dağılmış ve üstelik
binlerce Kürd yurdseverini de çevresinde tutan KADEK’in elbette hesabını
yapar. Bu örgütü A. Öcalan’la diyalog halinde mümkün olduğunca
denetlemeye çalışıyor. Yalçın Küçük’ün doğru tespitiyle, devlet KADEK’in
dağılıp parçalanmasını istemiyor ve A. Öcalan’ın örgüt üzerindeki
kontrolünün zayıflamasını da istemiyor. Böyle bir hesap ve plan olmasa,
devlet A. Öcalan’ı neden tek başına adada tutsun. Elbet Türk devleti
uluslararası belli güçlerin A. Öcalan sürecini izlemeye aldıklarını
onların da görüş, öneri ve isteklerinin olduğunu biliyor. Biz de
biliyoruz. Tabi ki, A. Öcalan, Moldayva’dan apar topar Türk devletine
teslim edilen, vahşi işkenceler gören Batmanlı Cevat Soysal değil.
O halde sahnede görünen durum nedir. Olayın birkaç boyutu var, bir
boyutu 3 Kasım 2002 seçim sonuçlarıyla ilgilidir. Hatırlayalım, Kürdler
seçim yenilgisinden oldukça olumsuz etkilendiler. „4 Kasım 2002 sabahı
yurtsever Kürdlerin evleri bir ölü sessizliğini andırıyordu, diye
yazıyordu Sayın Z. Abidin Kızılyaprak Serbestî’nin 10. sayısında. „Ölü
sessizliği“nin hüküm sürdüğü evde ve bireyde merak başlar, kendine soru
sorar, bu hezimetin cevabını bulmak ister. Bu sorular kaçınılmaz olarak
İmralı’ya yönelecekti. KADEK’e yönelecekti. Hayır, bu tehlikeliydi.
Önlenmesi gerekiyordu. Hatırlayın daha seçimlerin üzerinden bir hafta
bile geçmeden Marmara Denizi „haydutlaşmaya“ başladı! A. Öcalan’ın
akrabaları ve avukatları her gittiklerinde deniz kalktı, hava muhalefeti
doğdu, deniliyor. Bu oyun ondört haftadır devam ediyor. Bu biçimiyle de
bize afiyetle yutturuluyor. Hep sahnede görünenle uğraştık, uğraşmaya
devam ediyoruz. Kimse sorularını sahne arkasına yöneltmiyor, veya çok az
insan bunu yapıyor.
Sonuç nasıl görünüyor ondördüncü haftada ? Yurt içinde ve yurt dışında
binlerce Kürd tecrit sorununa ve bu konuda yürütülen kampanyaya
kilitlenmiş durumda. 3 Kasım seçimlerini artık kimse hatırlayamıyor
bile. Normalinde A. Öcalan ve KADEK seçim sonuçlarından sorumlu
tutulması gerekirken, A. Öcalan’la ilgili bir kelime bile artık
edilmiyor. Sanıyoruz seçimin tek kurbanı, insanların nerdeyse adını bile
unuttuğu Hadep eski genel başkanı oldu. Bu arada Hadep kendisine bir
Türk genel başkan seçti. Manivela olarak da, hadep işi herhalde bitti,
bundan sonra Dehap.
Diğer yandan Ortadoğu’da ve ülkemizde bu kadar önemli gelişmeler oluyor,
Türkiye ile Güney Kürdistan güçleri arasında büyük bir gerginlik
yaşanıyor, Türkiye Güney Kürdistan’ı açıkça tehdit ediyor, oraya
saldıracak, bütün Kürdler ayağa kalkmış, Türk devletine ve militarizmine
karşı adeta bir Kürd seferberliği oluşmuş, KADEKli Kürdler ise A. Öcalan
„üzerindeki tecriti“ kaldırtmaya çalışıyorlar. Bu arada Başkan’a bir
daha bağlılık yeminleri ediliyor.
Bir diğer nokta, KADEK tecrit nedeniyle AKP Hükümeti’ni hedef
gösteriyor. Oysa bu da kısmen yanlış. Elbette yürütme erkinin başı
olarak Başbakan Gül ve ilgili bakanların bu „sahne“ olayında
sorumlulukları var. Ama herkes de biliyor ki, İmralı işi Genelkurmayın
işi. Peki neden bu güce yönelinmiyor ? MGK devleti Kürtlerle AKP’yi,
tecrit olayını kullanarak karşı karşıya getirmeye çalışıyor. „Birini vur
öbürüne“ politikası sözkonusu; Kürdle iktidara gelmiş ama tam
konrollerinde olmayan islamcıyı vuruşturma oyunu. Buna gerek yoktur.
Doğru politika, MGK-Genelkurmay ile AKP arasındaki ilişkileri dikkatle
izlemek ve Kürdleri işe yem yapmamaktır.
Lice ve Hezax Olaylar. Silahlar yeniden patlıyacak mı ?
Gelelim Lice ve Hezex’taki olaylara. Her iki ilçeden de aldığımız
bilgiler, herkesin bu saldırıların provakasyon olduğunda birleştiği
yönündedir. Yine hemen herkes bu provakasyonların Güney Kürdistan ve
Irak’taki gelişmelerle ilgili olduğunu his ediyor, dile getiriyor. Biz
bu gözlemlere katılıyoruz. Bu anlamda KADEK güçlerinin Hezex’taki olayı
Lice’deki olaya bir misilleme olarak gerçekleştirmesi veya açıklaması,
yanlıştı. Asıl provakasyon budur. Bu dönemde hem Kuzey hem Güney
Kurdistan’da Türk devletine, ordusuna Kürdlere saldırma fırsatını
verecek her türlü eylem kesinlikle yanlıştır. Kürd hareketleri ve baskı
grupları, herkes gelişmeleri dikkatle izlemeli ve provakasyonlara engel
olmalıdır. Gerçi son zamanlarda Türk devletinin saldırganlık için bahane
aramaya bile neredeyse ihtiyacı kalmamış. Yine de bu konuda özellikle
Kadek dikkatli olmak zorundadır. 1992’den 1997’ye kadar Güney
Kürdistan’da yaşanan olaylar benzeri saldırganlıklar yaşanmamalıdır.
Son üç dört haftada Güney Kürdistan’daki gelişmelerle birlikte Türk
devleti Kürt halkına karşı sınır tanımayan düşmanlığını artık iyice
açığa vurdu, gizlemeye bile gerek duymuyor. Kürdlerin devlet aracına
kavuşmaması için Güney Kürdistan’a saldıracaklarını bar bar bağırarak
söylüyorlar. Hatta bu konuda, zaman zaman stratejik ilişkilerini
tehlikeye düşürmeyi göze alıyor izlenimini bile veriyorlar. Kürd devleti
fobisi, Türk devletinin politikasını tümüyle belirler duruma gelmiş. Bu
aşamada artık PKK/Kadek saldırıları vb. yapay bahanelerin değeri oldukça
azalmış durumdadır. Türk devleti ve devletçi medya, Güney Kürdistan’da
devletleşme sürecinin temel gücü olan Sayın Mesud Barzani’yi ve partisi
KDP’yi hedef tahtasına koymuş durumda. Böylelikle de asıl politikalarını
açığa vurmuş oluyorlar.
Türk devleti tüm gücüyle ülkemizin güneyindeki kazanımlara yönelmişken
Kuzey Kürdistan’da Kadek periferisindeki binlerce yurtsever Kürdün
tecridle meşgul edilmesi, tek yanlı olarak ABD ve savaş karşıtı
eylemlere kilitlenmesi doğru bir tutum mudur? Bu işten Türk devleti
kazançlı çıkıyor. Kendimize ciddi ciddi sormalıyız: geçen yıl Newroz’da
Amed’de meydanlara çıkan yedi yüz bini aşkın Kürd, güneyli kardeşleriyle
dayanışma konusunda neden acaba bu kadar duyarsız? Acaba yediyüz binden
yetmiş bini – yetmişi de bırakın yedi bini, Hewlêr’deki kardeşlerine
buradayız, sizlerleyiz mesajını veremez miydi? Bu soruyu hepimiz
kendimize sormalıyız? Her birimiz sorunun yanıtındaki acı sonuçtan
payımıza düşeni, mesaj olarak almalı ve üzerinde düşünmeliyiz! Bir soru
daha yöneltelim: Savaş karşıtı eylemler acaba neden T.C’nin Güney
Kürdistan’ı işgal planlarına direkt karşı çıkmıyorlar? Bunun cevabını
bulmak için de sağcıların yazılarını okumanıza gerek yok, Kemalistlerin
ve Perinçek türü „kukla solcular“ın yazılarında bunun yanıtları
yeterince var. Hepsi el ve dil birliğiyle, Irak’ın toprak bütünlüğünün
korunması ve Türkiye’nin geleceğini olumsuz etkileyebilecek bir „kukla
Kürt devleti“nin kurulmasını engellemek için Türkiye’nin „Kuzey Irak“a
saldırmasını istiyorlar. Bunu açık açık öneriyorlar. Irak’ta da
Türkiye’deki gibi ÜNİTER BİR DEVLET SİSTEMİ kurulmalıymış! Türk
istikbaline ve ilalebet olması gereken varlığına yönelecek tehlike ancak
böyle önlenebilinirmiş! Şövenizm ve militarizm ile özgürlük, barış ve
demokrasi düşmanlığı çok az dönemlerde bu kadar yalın katı kendisini
açığa vurmuştur.
A. Öcalan’ın Savunmalarında Dikkat Çeken Bazı Belirlemeler
Güncel konulara değindikten sonra şimdi de A. Öcalan’ın Savunmaları’ndan
bazı alıntılar yaparak yukarıda Yalçın Küçük’ün alıntılarıyla kısmen
açtığımız A. Öcalan-Devlet ilişkisine bir göz atalım.
Şöyle diyor Öcalan:
„.... Esas amacım, cumhuriyetin kuruluşundaki gönüllü birlikteliğin,
yani ana kurucu üye olmanın gereklerini, geçmiş ne kadar ağır sorunlara
yol açmışsa da, çağdaş çözümlerin ışığında gözden geçirip demokratik
cumhuriyet aşamasında yenilemek, demokratik birlik çözümüne götürmekti.
...“ (Sayfa 90)
„.... Kürtler nasıl ulusal kurtuluşun bir Kuvva-ı Milliye gücü rolünü
`20’lerde oynadılarsa, günümüzde 2000’li yıllara doğru da, temelde bir
Kuvva-ı Demokrasiye rolünü PKK ile doğrusu ve yanlışı, acısı ve tatlısı
ile oynamışlardır. Bu bölücülük değil, belki Türkiye ve Türkler ile en
büyük birlik olma, güçlü olma, yeniden Ortadoğu’dan Kafkasya’ya,
Balkanlara önder olma hareketidir. ....“ (Sayfa 32)
„Hem Türkiye, hem PKK için 1995-96’larda MGK’de seslendirilen ve ordunun
yeni yaklaşım içinde olduğuna inandığım ve bize kadar dolaylı yoldan
ulaştırılan konsept, devletin yaşadığı değişimi, PKK’nin de gözönüne
getirmesi ve kendisinden beklenen değişime yanıt vermesiydi. ... Yapıyı
yeni konsepte yavaş da olsa bilgilendirerek hazırlamaya çalıştım. Bugüne
bu yaklaşımla geldim. ... PKK’den istediği gelişme, giderek silahlı
çatışmaya son vermek kadar ayrılıkçılık anlamına gelen programını da
gözden geçirmek ve demokratikleşmeyle Kürt sorununa yavaş yavaş çözüm
bulmak ve giderek açılacak yolda böyle yürümekti. ...“ (Sayfa 72)
„ Bu konuda en temel eksikliğim ateşkes sürecini (1993 yılı ateşkesinden
söz ediliyor. bn) derinliğine ve devletin yaptığı hazırlıkları çok iyi
görüp değerlendirememe ve böylelikle tarihi bir fırsatı kaçırma olarak
değerlendiriyorum. ..........
’96’lardan itibaren tekrar (önemli! bn) devletten gelen dolaylı
mesajlarla kontrol altına almaya, ateşkesler biçiminde demokratik-siyasi
sürece hazırlık yapmaya çalıştım. Tam istenilen düzeyde olmasa da süreci
daha kontrollü olarak demokratik çözüme yatkın hale getirdiğimi
belirtmeliyim. .....(Burada kişisel düzeydeki bazı olgunlaştırma
çabalarından söz ediyor. bn)
....... Bunu ilgili devlet kuruluşları gayet iyi bilmektedir. Kürtler
açısından en iyi özgür ve bağımsızlığın ancak demokratik cumhuriyet
koşullarında sözkonusu olabileceği çok kapsamlı dile getirilmiştir. ...“
(Sayfa 89)
Daha sonraları Yargıtay Başkanlığı’na ve 9. Ceza Dairesi’ne sunduğu
dilekçesinde ise A. Öcalan şunları dile getiriyor:
„... Sürece ilişkin gerek `silahlı mücadeleyi sona erdirme´ ve gerekse
PKK örgütünün `yasal demokratik dönüşümüne´ ilişkin yapılan çalışmaların
belgelerini de sunuyorum. ....
Yargılamada söylediğim `Demokratik Cumhuriyete barış ve kardeşlik
temelinde hizmet edeceğime´ dair sözümün gereklerini kısmen yerine
getirmekle birlikte, önümüzdeki dönemde tam gerçekleştireceğime de inanç
ve kararlılığımı belirtmek durumundayım.„ (Sayfa 143)
Evet İmralı konseptinin biçimlenmesi böyle olmuş. Kanımızca Yalçın Küçük
bu hazırlığın içinde önemli rol üstlenmiş. Son kitabı Tekelistan’da
birkaç yerde bu görüşümüzü güçlendiren, hatta kanıtlayan önemli ipuçları
var. Bir kaçını okuyucuya sunalım.
„ Son dört-beş yıllık konuşmalarının çoğunda Öcalan’ın, İmralı
Discours’unu dillendirdiğini biliyoruz; İmralı’da pek az yeni var. Daha
önce bu söylem çelişik açılımlarla birlikte görünüyordu; şimdi kendi
içinde bir duruşu var.“ Biz de katılıyoruz Yalçın Küçük’ün bu
yazdıklarına, doğru bir belirleme.
Yalçın Küçük, „Discours, dört-beş yıllık bir senaryo hazırlığının
dramatik bir sergilenmesidir.„ diyor ve Türk solcularının „Yalçın Küçük
Öcalan’ı Kemalist yapıyor“ biçiminde yazılar yazmalarını ve
„nümayişperest“ Kürtlerin „Yalçın Küçük Kemalizmin ajanıdır“ yollu
homurdanmalarını haksız ve abartılı bulmakla birlikte, „dört-beş yıllık
kendi vizyonuna işaret ettiğini“ vurguluyor. (Sayfa 216) Kitabın aynı
sayfasında ilginç bir başka cümle var.
1995 Yılındaki „Sürgün Parlamentosu“nun kuruluşundan söz ediyor, bu
konuda üstüne vazife olmadığı halde müdahale ettiğini ve „parlamento“
adının kullanılmasının yanlışlığını bildirdiğini söylemiş. Buraya kadar
herşey normal. Bir girişimle ilgili görüş ve önerilerini iletmiş. Ancak
o konuyu yazdığı paragrafın son cümlesi oldukça dikkat çekici.
Aktaralım.
„Türk devletini tahrik etmekten başka hiçbir işe yaramayan, üniter
devlet angajmanına kuşku saçan, bu yararsız adımı yok saymak artık
zamanlıdır.“
Şimdi ikinci yan cümleciği alalım: „üniter devlet angajmanına kuşku
saçan“ yararsız adım! Burada yöneltilmesi gereken sorular şunlar: üniter
devletle ilgili ortada girilmiş bir angajman, yani verilmiş bir taahüt
var. Kim kime karşı bu angajmana girmiş ? Yalçın Küçük’ün bu angajmandan
nereden haberi oluyor ? Bu angajman Öcalan’ın savunmasında belirttiği
„1995-96 yıllarında kendilerine dolaylı iletilen mesajlara“ verilen bir
yanıt mıdır?
Buna şunun için dikkat çekiyoruz. Yalçın Küçük, Kuzey Kürdistan ulusal
demokratik hareketinin önemli bir parçasının (PKK’nin) temel stratejik
hedeflerinden sapmasında, devletin konseptlerine dahil olmasında son
derece talihsiz bir rol oynamıştır. Kürd aydınlarının ve
politikacılarının bunu görmesi ve önemsemesi gerekir. Biz Yalçın Küçük
ajandır demiyoruz. Kimsenin istihbarat kimliğinin peşinde değiliz, zaten
böyle bir iddia doğru olsa bile ispatı zor. 12 Mart 1971 döneminde Prof.
Mahir Kaynak’ın MIT ajanlığı yaptığını, kim tahmin edebilirdi? O nedenle
birileriyle ilgili ajandır değildir tarzı bir tartışmayı doğru
bulmuyoruz. Ama şunları kararlıca ve altını çizerek söyleyebiliriz:
Yalçın Küçük, PKK’nin bozulmasında ve Türk devletinin görüşlerinin kabul
bulmasında, kendisi de belirttiği gibi, düşünsel hazırlayıcılık görevini
yerine getirmiştir. Bu sonucu kuşkusuz yalnızca Yalçın Küçük’e bağlamak
haksızlık olur. A. Öcalan’ın birey olarak özellikleri, O’nun Kürd ve
Kürdistan sorununda sağlıklı ve kendi içinde istikrarlı görüşlere ve
bütünlüklü bir ulusal demokratik politikaya sahip olmaması, varılan
dramatik sonucun belirleyici nedenidir. „Çürük duruş“ burdan
kaynaklanıyor, kanımızca. (“Çürük duruş” kavramı sayın Dr. Beşikçi’ye
ait, katılıyoruz ve oradan aktarıyoruz.)
Yalçın Küçük’ün güçlü bir Türk entellektüeli olduğu söylenir. Olabilir,
öyledir de, geniş bir entellektüel üretimi var. Ancak bu özelliği O’nun
Kürd halkının özgürlük mücadelesiyle ilgili doğru görüşlere sahip
olduğunu göstermez. Y. Küçük geçmişte de, Kürt özgürlük mücadelesi ve
hareketiyle ilgili doğru görüşlere sahip olmadı. „Toplumsal Kurtuluş“
dergisini çıkardığı dönemi parantez içinde ayırırsak, -ki bu da çok
yönlü bir incelemeye tabi tutulmalı- bugün de, namuslu bir aydın olmanın
asgari ölçütü olan bir halkın „farklılık ve ayrılık hakkını“
amasız-fakatsız kabullenme ve bunu Kürt halkı için ikircimsiz savunduğu
konusunda ciddi şüphelerimiz vardır. Filistin halkının bağımsız devlet
kurma hakkını kararlıca savunuyor, ama Kürt halkına „üniter devlet
programı“ içinde hak ve özgürlükler verilmesini öneriyor. (Tekelistan,
sayfa 217) Güney Kürdistan’daki de facto devletine Amerika’nın ve
İsrail’in planı olarak niteleyip düşmanlık ediyor. Gerçek Hayat
dergisinde kendisiyle yapılan bir röportajda Güney Kürdistan’dan „Arap
kardeşlerimizin toprağı“ diye söz ediyor. (Gerçek Hayat dergisinde
yayımlanan röportaj/17 Ocak 2003, aktaran www.Nasname.de) Bu kavramlar
tesadüfi değildir. Halkların temel haklarına saygı duyan bir aydın Güney
Kürdistan’a „Arap toprağı“ demez. Filistin’e „İsrail toprağı“ der mi, bu
bay? Bence asla böyle bir şey söylemez, dili bile sürçmez. Bir Türk
aydını, üstelik kendisini Kurdolog sayan biri Kürt halkının bin
yıllardan bu yana üzerinde yaşadığı, tarihini yoğurduğu vatan
topraklarına, kadim Kürdistan’a „Arap toprakları“ derse, bu nokta
üzerinde dikkatle durulmak zorundadır. Üstelik kendisi „Kürtler Üzerine
Tezler“ (Sayfa 32) adlı kitabında Kürdistan adının ilk olarak Selçuklu
Türkleri tarafından kullanıldığını büyük bir buluşmuş gibi okuyucuya
sunmaktadır. Kürdlerin ülkesi Kürdistan’a bile Türkler ad koymuş, bunu
yazılarında pozitif bir argüment olarak kullanıyor. Bugün de Ondan „Arap
toprağı“ diye söz ediyor! Böyle bir kavramı, örneğin bir Sayın Dr.
İsmail Beşikçi asla kullanmaz. Özgürlüğün zincirlendiği, dile ve ses
tellerine kelepçelerin vurulduğu koşullarda, gerçeği adıyla yazamıyorsa
bile, gerçeği asla yalan bir kavramla da kirletmez. Kürdistan’a „Arap
toprağı“, „Türk toprağı“ veya „Fars toprağı“ denmez. İşgal ve
ilhakçılığın belirlediği siyasi haritada, tarih ve gerçeklik bastırılmış
durumda olsa bile, kirletilememiş bilimde ve bilimci kafalarında,
namuslu aydınların dilinde ve vicdanında gerçekliğin kavramları zincirli
değildir. Bizce Yalçın Küçük gibilerinde, Kürd halkının, başta kendi
devletini kurma ve kendi kendini özgürce yönetme hakkı olmak üzere,
temel haklarını kabullenme konusunda bir pürüz var. Sorun buradan
kaynaklanıyor.
Belki şimdiki genç kuşaklar bilmediği için kalın kitaplarına
kanıyorlardır. Ama O Kürd sorunuyla pek ilgili olmadı, aksine karşıtlık
yaptı. Biraz geçmişe gidelim.
Örneğin son kitabı Tekelistan’da TİP’in IV. Kongresi’nde Kürd halkının
varlığı ve haklarıyla ilgili aldığı kararı yiğit aydın tutumu olarak
değerlendiriyor ve dünyanın her tarafında Kurdoloji derslerinin konusu
olduğunu söylüyor. Behice Boran’ı „bu topraklardan yetişen Halide ve
Sabiha örneğinde müstesna bir kadınımız olarak nitelendiriyor ve
mahkumiyetlerinin ve çektikleri acıların boşa gitmediğini yazıyor.
Behice Boran’ı elbet bu konuda mahkeme karşısında kararı savunduğu ve
ceza da aldığı için saygıyla anmak gerekir. Ancak asıl bu kararı ortaya
çıkaran, gündemleştiren gerçeğe bakmak gerekir. O dönem TİP içinde yoğun
bir Kürd kitlesi ve kadroları vardı. Kürdler TİP içinde „Doğu Grubu“
olarak etkili bir çalışma yapıyorlardı. Ayrıca TİP dışında Kürd
gençliğinin ve yurtseverlerin örgütlü bulunduğu güçlü ve etkili olan
DDKO’lar vardı. TİP’in IV. Kongresi’ne adı geçen kararı götüren esas
olarak bu iki güçtür. Hatta DDKO üyeleri TİP’in Merkez organının
hazırladığı karar taslağını yeterli bulmamış ve Karar Komisyonu’na
ikinci bir taslak öneri sunmuşlar, Komisyon’da bu kararlar
birleştirilerek uzlaşma sağlanmış. Olayı bizzat yaşıyanların canlı
tanıklığına ve bilgilerine göre, Yalçın Küçük bu işin içinde zaten
yokmuş.
Gelelim 12 Mart dönemi sonrası 2. TİP dönemine. Ki Yalçın Küçük belli
dönemler sorumluluklar da almıştı. Bizim de canlı olarak hatırladığımız,
bu dönemden Yalçın Küçük’le ilgili hafızamızda kalan, O’nun o dönem Türk
sol örgütlenmelerinden ayrışan Kürd sol ve demokrat güçlerine,
sosyalistlerine TİP’in çıkardığı Yürüyüş dergisinden saldırdığıdır.
„Milliyetçi, ayrılıkçı, şoven kubbecikler“ diye o dönem yeni yeni
örgütlenme halinde olan Kürd gruplarına saldırıyordu.
Bizim şu yaklaşık otuz yıllık Kürd özgürlük mücadelesi deneyimlerimizden
vardığımız önemli bir sonuç vardır. Siz varsanız, o zaman sizin
dışınızdakiler varlığınız ve haklarınızla ilgili size bir yaklaşım
gösterirler. Bu da zaten, doğanın, toplumun ve siyasetin çok basit bir
kuralıdır. Sizin varlığınızı kabul etmemek ve haklarınızı vermemek için,
sizi yok etmeye, başka bir şeye dönüştürmeye çalışırlar. Kürd halkına ve
ezilen diğer topluluklara uygulanan politika budur. Ne yazik ki, bu
tutum hala Türk devletinin temel politikasıdır.
Toplulukların kimlikleriyle ilgili temel kavramları, örneğin Kürd ve
Kürdistan’ı inkar etmek, bunu ister bir Kürd yapsın ister bir Türk, bu
tutumuyla aslında o kimliğe sahip topluluk yok edilmek isteniyor.
Kazanılan mevzilere bir saldırı söz konusudur. Örneğin Kürd kelimesi
Yargıtay kararlarına bile girmiş durumda. Toplumsal meşruiyet alanında
katedilen mesafe de var. Ancak Türk devleti hala Kürd ve Kürdçe
kelimelerini devletin resmi belgelerine sokmuyor. Kürdistan kelimesi
hemen cezalandırılan bir tabu durumunda tutulmaya çalışılıyor. Böylesi
hassas bir dönemde, A. Öcalan ve onun yolunda gidenler, Kürdlere
Türkiyelileşmeyi, tek ulus, tek devlet, tek dil, tek kültür, tek din
anlayışının siyasi logosu ve konsepti üniter devleti dayatıyorlar. KADEK
„Türkiye üst kimliği çerçevesinde“ çözüm peşindedir. (Kadek Programı,
sayfa 59) Türkiye’nin artık bölge devletleriyle ilgili etnik, kültürel
ve dinsel farklılıklara çözüm önerisi, türkiyelilik, Iraklılık,
İranlılık ve Suriyeliliktir. (Türkiye, Amerika’ya Irak’ta olası bir
savaş sonrası düzenleme için, Irak’ın toprak bütünlüğü temelinde
Iraklılık üst kimliğinin esas alınmasını
|